İnsan, kötülüğü anlatmak için yüzyıllardır şeytanı kullandı. Savaşların, ihanetlerin, cinayetlerin ve zulmün arkasında sanki görünmez bir fısıltı varmış gibi düşündü. Oysa belki de hikayeyi tersinden okumak gerekir. Ya şeytan kötülüğü insana öğretmediyse, insanın yaptıklarını izleyerek kötülüğün ne kadar ileri gidebileceğini şeytan öğrendiyse? Çünkü insan yalnızca öfkeyle zarar vermedi. Bazen hesapladı, planladı, bekledi ve başka bir insanın en zayıf yerini bulup oradan vurdu. Üstelik bunu yaparken çoğu zaman kendisini haklı olduğuna da inandırdı.
Belki şeytanın bile şaşıracağı yer tam olarak burasıdır. Bir insanın hiç tanımadığı başka bir insana işkence edebilmesi, çocukların öldüğü savaşlardan çıkar hesapları yapılabilmesi, açlığın ortasında yiyeceğin çöpe atılması, bir başkasının çaresizliğinin eğlenceye dönüştürülmesi. Bunların bazıları öylesine soğuk, sistemli ve sıradanlaştırılmıştır ki masallardaki şeytan bile karşısına geçip, bunu ben düşünmemiştim, diyebilirdi. Çünkü kötülüğün en ürkütücü biçimi her zaman öfkeden doğmaz, bazen takım elbise giyer, masasının başına oturur, hesabını yapar ve yaptığı şeyin kötülük olduğunu bile kabul etmez.
Şeytanın insanlardan öğrendiği en büyük ders, kötülüğün korkunç görünmek zorunda olmadığıdır. İnsanlık tarihi bize kötülüğün bazen emir veren bir ses, bazen sessiz kalan bir kalabalık, bazen çıkar uğruna çevrilen bir yüz olabileceğini gösterdi. Şeytan bir gün dünyaya kötülük öğretmek için geldi, fakat insanların yaptıklarını gördükten sonra konuşmayı ve fısıldamayı bıraktı. Çünkü artık o bir öğretmen değil, öğrenciydi.