Tasavvufta Gökyüzünün Yedi Sırrı Ve İnsanın İçsel Yolculuğu
İnsan binlerce yıl boyunca geceleri gökyüzüne baktığında yıldızların büyük bölümünün birbirlerine göre aynı yerde kaldığını, fakat bazı parlak gök cisimlerinin geceden geceye yer değiştirdiğini fark etti ve eski dünyanın gökyüzü anlayışında bu gezinen ışıklar zamanla Yedi Seyyare olarak adlandırılan büyük kozmolojik sistemin merkezine yerleşti. Ay, Utarid yani Merkür, Zühre yani Venüs, Şems yani Güneş, Merih yani Mars, Müşteri yani Jüpiter ve Zühal yani Satürn yalnızca gökyüzündeki cisimler olarak görülmedi farklı dönemlerde insan karakterinden zamana, aşktan mücadeleye, akıldan hikmete kadar uzanan geniş bir semboller dünyasıyla ilişkilendirildi. Bugünün astronomisi açısından baktığımızda bu listenin ilginç bir tarafı hemen fark edilir, çünkü Güneş bir yıldız, Ay ise Dünya’nın doğal uydusudur ve ikisi de gezegen değildir fakat Yedi Seyyare düşüncesi modern astronominin değil, Dünya’nın evrenin merkezinde kabul edildiği eski kozmolojinin ürünüdür. Gökyüzünü çıplak gözle izleyen eski insanlar için önemli olan modern anlamdaki bilimsel sınıflandırma değil, bu yedi cismin sabit yıldızlardan farklı biçimde gökyüzünde hareket ediyor görünmesiydi.
İslam dünyasına ulaşan bu kozmolojik miras, özellikle astronomi, astroloji, felsefe, edebiyat ve bazı tasavvufi anlatımlarda son derece zengin bir sembol diline dönüştü ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir, çünkü Yedi Seyyare doğrudan ve bütün mutasavvıflar tarafından aynı biçimde kabul edilmiş tek bir tasavvuf öğretisi değildir. Farklı dönemlerde ve farklı düşünce çevrelerinde gezegenlere yüklenen anlamlar değişmiş, tasavvuf da dönemin kozmoloji dilini zaman zaman insanın iç dünyasını anlatmak için güçlü bir metafor olarak kullanmıştır. Bu nedenle Yedi Seyyare’ye yalnızca yedi gezegen diye bakmak konunun yarısını görmek demektir diğer yarısında insanın kendisini evrendeki büyük düzenin küçük bir yansıması olarak görmesi vardır. Eski düşüncede gökyüzünün düzeni ile insanın iç dünyası arasında benzerlikler kurulmuş, yukarıdaki büyük alem ile insanın içindeki küçük alem arasında sembolik bir ilişki aranmıştır Tasavvufi düşüncede de insanın yalnızca etten ve kemikten oluşmadığı, dış dünyayı tanırken aslında kendi içindeki hakikati de aradığı fikri güçlüdür.
Ay, yani Kamer, bu sembolik dünyanın en değişken yüzlerinden biridir. Ay büyür, küçülür, kaybolur ve yeniden ortaya çıkar ışığını kendisinden değil Güneş’ten alır. Bu nedenle Ay, farklı geleneklerde değişim, hayal, yansıma ve insanın sürekli dönüşen iç dünyasıyla ilişkilendirilmiştir. Tasavvuf açısından düşünüldüğünde ise Ay’ın ışığını başka bir kaynaktan alması son derece güçlü bir metafora dönüşebilir. İnsan kendisine ait sandığı ışığın kaynağını aramaya başladığında, görünen ile ışığı veren arasındaki farkı da sorgulamaya başlar. Utarid, yani Merkür, eski astrolojik ve edebi sembolizmde akıl, yazı, hesap, konuşma ve kavrayışla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle Utarid yalnızca hızlı hareket eden bir gök cismi değil, insanın bilgiyi toplama ve aktarma yeteneğinin sembollerinden biri haline gelmiştir. Fakat tasavvufun burada sorabileceği daha derin soru şudur. İnsan çok şey bildiğinde hakikate gerçekten yaklaşmış olur mu? Çünkü tasavvuf geleneğinde bilgi önemlidir, fakat bilginin insanı dönüştürmediği durumda yalnızca zihinde taşınan bir yük haline gelebileceği de sürekli hatırlatılır.
Zühre, yani Venüs, güzellik, aşk, müzik, ahenk ve çekicilikle ilişkilendirilen seyyaredir. Gökyüzünün en parlak cisimlerinden biri olması nedeniyle eski çağlardan beri insanları büyülemiş, şiirde ve sembolizmde güzelliğin göksel temsilcilerinden biri olmuştur. Tasavvuf açısından ise aşk çok daha derin bir kapı açar çünkü burada aşk yalnızca iki insan arasındaki çekim değildir, insanın kendisini aşarak hakikate yönelmesinin, güzellikte görünen şeyin arkasındaki kaynağı aramasının sembolüne dönüşebilir. Sonra sistemin merkezi sembollerinden Şems, yani Güneş gelir. Güneş ışığın, açıklığın, yaşamın ve merkezin sembolüdür. Tasavvuf edebiyatında güneş, nur ve ışık imgelerinin bu kadar güçlü olması tesadüf değildir karanlığın içinde yolunu arayan insan için ışık yalnızca fiziksel bir olay değil hakikatin görünür hale gelmesinin de metaforudur. Güneş doğduğunda çevredeki nesneleri yaratmaz, yalnızca zaten orada bulunanları görünür kılar manevi idrak de benzer biçimde düşünülebilir, çünkü insan bazen yeni bir hakikat yaratmaz, uzun zamandır önünde duran şeyi ilk kez gerçekten görmeye başlar.
Merih, yani Mars, ateş, kuvvet, mücadele, cesaret ve çatışmayla ilişkilendirilmiştir. İlk bakışta bu özellikler tasavvufun sakin ve içe dönük dünyasına uzak görünebilir, fakat insanın en büyük mücadelelerinden birinin kendi tutkuları, öfkesi, korkuları ve kontrolsüz arzularıyla olduğu düşünüldüğünde Merih’in sembolizmi başka bir anlam kazanır. Buradaki savaş dışarıdaki düşmana karşı değil insanın kendi içinde hükmetmeye çalıştığı karanlık ve kontrolsüz taraflara karşı verilen mücadeleyi hatırlatabilir. Müşteri, yani Jüpiter geleneksel astrolojik sembolizmde hikmet adalet, genişlik, iyilik ve otoriteyle ilişkilendirilmiştir. Gökyüzündeki görkemli varlığı ona eski çağlardan itibaren güçlü bir konum kazandırmış, bazı sembolik sistemlerde bilgelik ve düzen fikriyle beraber düşünülmüştür. Tasavvuf açısından burada önemli olan yalnızca bilgi sahibi olmak değil bilgiyi hikmete dönüştürmektir çünkü insan doğru olanı bilmesine rağmen onu yaşamıyorsa, bildiği şey henüz karakterinin parçası haline gelmemiştir.
Ve sonunda Zühal, yani Satürn karşımıza çıkar. Eski kozmolojide çıplak gözle görülebilen gezegenlerin en uzağında kabul edilen Zühal yavaş hareketi nedeniyle zaman, ağırlık, sınır, yalnızlık ve sabır gibi kavramlarla ilişkilendirilmiştir. Bu yüzden Zühal sembolik olarak kolaylığın değil insanı durduran ve bekleten sınırların gezegenidir. Fakat tasavvuf açısından sınır her zaman ceza değildir; bazen insanın hızını kesen şey, onu kendi içine bakmaya zorlayan kapıdır. Yedi Seyyare konusunu daha da büyüleyici hale getiren şey ise yedi sayısının farklı kültürlerde sürekli karşımıza çıkmasıdır. Yedi kat gök düşüncesi, haftanın yedi günü, eski dünyanın yedi gezegeni ve farklı mistik geleneklerde görülen yedili sınıflandırmalar, insanlığın gökyüzünü düzenleme biçimiyle zaman algısı arasında çok eski bağlantılar bulunduğunu gösterir. Haftanın günlerinin gezegenlerle ilişkilendirilmesi bile Mezopotamya ve Helenistik dünyanın mirasının farklı kültürlerden geçerek yüzyıllarca yaşamaya devam ettiğini gösteren şaşırtıcı örneklerden biridir.
Fakat burada sık yapılan bir hataya düşmemek gerekir. Yedi Seyyare ile tasavvuftaki nefsin yedi mertebesi aynı sistem değildir. Daha sonraki ezoterik yorumlarda bunlar birbirleriyle eşleştirilebilir, fakat tarihsel olarak her seyyarenin kesin biçimde bir nefs mertebesine karşılık geldiğini söylemek doğru olmaz. Tasavvufun zenginliği zaten burada ortaya çıkar aynı gökyüzü sembolü farklı mutasavvıfların elinde farklı anlamlara dönüşebilir. Belki Yedi Seyyare’nin bugün hala insanı cezbetmesinin nedeni de budur. Çünkü eski insan gökyüzüne baktığında yalnızca uzak cisimleri incelemiyordu kendi varlığının evrendeki yerini anlamaya çalışıyordu. Ay’da değişimi Utarid’de aklı, Zühre’de aşkı, Şems’te nuru, Merih’te mücadeleyi, Müşteri’de hikmeti ve Zühal’de sınırı gördüğünde aslında gökyüzüne insanın kendi hikayesini yazıyordu. Tasavvufun insanı asıl götürdüğü yer ise belki bundan daha derindir. Gökyüzündeki bütün işaretleri öğrendikten, gezegenlerin isimlerini ezberledikten ve yedi kat göğün hikayelerini dinledikten sonra insanın önüne son bir soru bırakır. Gökyüzünün sırrını ararken kendi içindeki gökyüzünü hiç gördün mü?
Çünkü belki de kadim insanın göğe bakmasının asıl nedeni geleceği öğrenmek değil, kendisini anlamaktı.