Bir insanın inanacak bir şeyi kalmadığında, değişen yalnızca düşünceleri değildir; zamanla gelecekle, diğer insanlarla ve hatta kendi benliğiyle kurduğu ilişki de değişebilir. Buradaki inanmak mutlaka dini inanç anlamına gelmez. İnsan bir Tanrı'ya, bir insana, aşka, adalete, kendi geleceğine, yaptığı işe, bir ideale ya da en basitinden yarın bugünden farklı olabilir düşüncesine inanabilir. Bunların tümü insanın yaşadıklarına anlam veren zihinsel dayanaklardır. Bu dayanakların büyük bölümünün kaybolması, hayatın olaylardan oluşmaya devam ettiği fakat olayların artık bir yere bağlanmadığı hissini yaratabilir. İnsan yaşamaya devam eder ama neden yaşadığı sorusunun cevabı giderek bulanıklaşır.
İlk değişen şeylerden biri gelecek algısıdır. İnanç, insana henüz gerçekleşmemiş bir şey uğruna bugünkü sıkıntıya katlanabilme gücü verir. Öğrenci gelecekteki mesleği için çalışır, insan sevdiği biri için fedakârlık yapar, başarısız olan kişi yeniden deneyebilir çünkü sonraki denemenin farklı sonuçlanabileceğine inanır. Bu beklenti ortadan kalktığında gelecek, ihtimallerin bulunduğu bir alan olmaktan çıkıp bugünün sonsuza kadar devam edecek bir uzantısı gibi hissedilebilir. Böyle bir insanın mutlaka sürekli üzgün olması gerekmez; bazen bunun yerine kayıtsızlık ortaya çıkar. Kötü olacak düşüncesinden bile daha ağır olan, “ne olursa olsun benim için pek fark etmiyor duygusudur.
Psikolojik açıdan bunun motivasyon üzerinde güçlü bir karşılığı vardır. İnsan beyni yalnızca aldığı ödüllere değil, ödülün mümkün olduğuna ilişkin beklentiye de tepki verir. Çabanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine ilişkin düşünce güçlendikçe yeni bir işe başlamak, insanlarla yakınlaşmak, uzun vadeli plan yapmak veya risk almak anlamsız görünebilir. Kişi daha önce önem verdiği şeylere karşı, bunun sonunda ne olacak, diye düşünmeye başlayabilir. Bu durum uzun sürerse umutsuzluk, anhedoni denilen haz alma güçlüğü ve depresif süreçlerle kesişebilir. Ancak hayatın anlamını sorgulayan herkesin depresyonda olduğunu söylemek de doğru değildir. Bazen insan eski anlam sisteminin çöktüğü fakat yenisini henüz kuramadığı bir varoluşsal geçiş döneminden geçmektedir.
İnsan ilişkileri de değişebilir. Adalete, sadakate veya insanların iyi niyetine duyulan güven kaybolduğunda kişi kendisini korumak için daha mesafeli ve kuşkucu hale gelebilir. Sevmenin sonunda kayıp, güvenmenin sonunda hayal kırıklığı olduğuna inanıyorsa yakınlık kurmamak daha güvenli görünür. Sosyolojik açıdan benzer süreç toplum ölçeğinde de görülebilir. İnsanların kurumlara, ortak değerlere ve geleceğe güveninin azalması yalnızlaşmayı, toplumsal yabancılaşmayı ve herkes kendi başının çaresine baksın, düşüncesini güçlendirebilir. Çünkü toplumları yalnızca yasalar değil, insanların bazı ortak şeylerin hala anlamlı olduğuna inanması da bir arada tutar.
Felsefe ise tam bu noktada daha rahatsız edici bir soru sorar. Ya hayatın bize hazır olarak verilmiş bir anlamı gerçekten yoksa? Nietzsche'nin nihilizm problemi ve daha sonra Camus gibi varoluşçu düşünürlerin uğraştığı meselelerden biri budur. Camus açısından dünyanın bize nihai bir anlam sunmaması yaşamayı bırakmamızı gerektirmez, insan buna rağmen yaşayabilir, deneyimleyebilir ve kendi değerlerini oluşturabilir. Viktor Frankl ise insanın çok ağır koşullarda dahi yaşamında bir anlam bulmasının psikolojik önemini vurgulamıştır. Bu yaklaşımların ortaklaştığı ilginç nokta ise; insan bazen inanacak bir şeyini kaybettiğinde hayatın anlamını kaybetmediği, kendisine daha önce verilmiş anlamı kaybettiğidir.