Kadim Türklerde yerleşke ve yerleşim hiyerarşisi, modern anlamda şehircilik ya da mimari planlama kavramlarının çok ötesinde, evren tasavvurunun, törenin, iktidarın ve insan–doğa ilişkisinin mekana bilinçli bir biçimde yansıtılması olarak okunmalıdır; çünkü Türkler için yaşanılan yer, yalnızca barınılan bir alan değil, insanın gökle, yerle ve soyla kurduğu bağın somutlaşmış halidir. Bu anlayışın en temel birimi olan yurt (otağ), ilk bakışta basit bir çadır gibi görünse de, dairesel formu sayesinde evrenin döngüselliğini temsil ederken, tepe kısmındaki açıklık aracılığıyla gökyüzüyle doğrudan bir temas kurar; merkeze yerleştirilen ocak ise yalnızca ısınma ya da yemek pişirme işlevi görmez, aynı zamanda soyun devamlılığını, ataların ruhlarını ve ailenin kutsal birliğini simgeler, bu nedenle ocak söndürülmez, terk edilmez ve gelişi güzel yer değiştirmez.
Birden fazla yurdun bir araya gelmesiyle oluşan oba, kan bağıyla birbirine bağlı ailelerin hem sosyal hem de ekonomik bir bütünlük oluşturduğu canlı bir organizma niteliği taşır; obadaki yerleşim düzeni rastlantısal değildir, her yurdun konumu, ailelerin statüsüne, yaşlıların ve liderlerin merkezi konumuna, hayvanların korunacağı alanlara ve ortak toplantı noktalarına göre belirlenir, böylece mekanın kendisi sessiz bir hiyerarşi dili konuşur. Oba düzeninde dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, liderliğin mutlak bir güç olarak değil, töreyle sınırlandırılmış bir sorumluluk alanı şeklinde algılanmasıdır; oba beyi karar alır fakat bu kararlar gelenek, danışma ve ortak akıl süzgecinden geçmeden kesinlik kazanmaz, bu da yerleşim düzeninin otoriter değil, denge temelli bir anlayış üzerine kurulduğunu gösterir.
Birden fazla obanın birleşmesiyle ortaya çıkan boy (uruk) yapısı ise artık yalnızca barınma ve geçim düzenini değil, askeri organizasyonu, göç rotalarını ve siyasi ilişkileri de kapsayan daha geniş bir sistem haline gelir; boylar, yaylak ve kışlak arasında düzenli bir döngü izlerken, bu hareketlilik kaotik bir göç değil, doğanın ritmine uyumlu, önceden belirlenmiş ve kolektif hafızayla aktarılan bir yerleşim stratejisidir. Boy yapısında mekan, güç gösterisinin değil, düzenin sürdürülebilirliğinin bir aracıdır; hayvan sürülerinin otlatılacağı alanlardan savunma noktalarına, toplantı ve antlaşma alanlarından kutsal kabul edilen mekanlara kadar her unsur, hem fiziksel hem de sembolik bir anlam taşır ve bu anlam kuşaktan kuşağa aktarılır.
Yerleşim hiyerarşisinin en üst katmanını oluşturan il (el) kavramı ise Türklerde devlet fikrinin mekansal karşılığıdır; il, yalnızca sınırları olan bir toprak parçası değil, adaletin tesis edildiği, törenin korunduğu ve kağanın gökten aldığı kut ile düzeni sağladığı kutsal bir yapıdır, bu nedenle il kavramı aynı anda hem siyasi hem de metafizik bir anlam içerir. İlin merkezinde yer alan yönetim alanları ve kurultay yerleri, kararların tek bir kişinin iradesiyle değil, beylerin ve bilgelerin ortak değerlendirmesiyle alındığı alanlar olarak konumlanır; bu mekanlar, gücün toplandığı değil, paylaşıldığı ve dengelendiği noktalar olarak tasarlanmıştır, bu da Türk yerleşim anlayışının temelinde denge, ölçü ve uyum kavramlarının bulunduğunu açıkça ortaya koyar.
Tüm bu hiyerarşik yapı içerisinde gözden kaçırılmaması gereken en önemli katman ise kutsal mekan anlayışıdır; dağlar, ormanlar, pınarlar ve özellikle merkez kabul edilen alanlar, yalnızca coğrafi unsurlar değil, ruhsal bağların düğümlendiği noktalar olarak görülür, bu nedenle yerleşim düzeni çoğu zaman bu kutsal alanlara göre şekillenir ve insan, doğanın efendisi değil, onunla aynı düzenin parçası olarak konumlandırılır. Sonuç olarak kadim Türklerde yerleşke ve yerleşim hiyerarşisi, basit bir göçebe düzeni olarak değil, evreni anlama biçiminin, iktidar algısının ve toplumsal bilincin mekan üzerinden inşa edildiği son derece sofistike bir sistem olarak değerlendirilmelidir; bu sistemde her yurt bir evren modeli, her oba yaşayan bir organizma, her boy hareket halindeki bir düzen ve il ise adaletle ayakta duran kutsal bir bütünlük olarak varlık bulur.