Bilim tarihinin en etkileyici hikayeleri çoğu zaman laboratuvarın sessizliğinde başlar cam tüplerin, mikroskop merceklerinin ve not defterlerinin arasından yükselen o sabırlı dikkat, günün birinde okyanus kıyısında binlerce insanın hayatına dokunacak bir kırılma anına dönüşebilir ve işte tam da bu yüzden, adı geniş kitlelerce pek bilinmese de, İngiliz algolog Kathleen Mary Drew Baker, Japonya’da neredeyse mitolojik bir şükran figürü haline gelmiştir. 1901 yılında İngiltere’de doğan Drew-Baker, özellikle deniz yosunları üzerine uzmanlaşmış bir botanikçiydi onun akademik merakı sıradan bitkilerden ziyade denizlerin dalga altındaki görünmez ormanlarına yönelmişti ve özellikle kırmızı algler, yani Rhodophyta grubu, onun bilimsel dikkatinin merkezine yerleşmişti çünkü bu organizmalar, basit görünümlerine rağmen karmaşık ve şaşırtıcı yaşam döngülerine sahipti.
1940’lı yıllarda Japonya’da nori üretimi ciddi bir krizle karşı karşıyaydı; geleneksel yöntemlerle yetiştirilen ve bugün sushi kültürünün vazgeçilmez parçası olan Porphyra türü yosunlar bir türlü istenen verimi vermiyor, üretim dalgalanıyor ve kıyı ekonomileri zorlanıyordu, fakat kimse sorunun kökenini tam olarak anlayamıyordu çünkü bu yosunun yaşam döngüsünün bir bölümü insan gözünden saklıydı. Drew-Baker’ın en büyük bilimsel başarısı, Porphyra’nın iki aşamalı yaşam döngüsünü net biçimde ortaya koymasıydı o, yaprak şeklinde bildiğimiz nori formunun aslında yaşamın yalnızca bir evresi olduğunu, bunun dışında mikroskobik ve kabuklu deniz canlılarının kabukları içinde gelişen farklı bir sporofit evrenin bulunduğunu gösterdi ve bu keşif, yalnızca botanik literatüründe bir dipnot değil, pratik tarımsal üretimde devrim niteliğinde bir anahtar oldu. Bu keşif sayesinde Japon bilim insanları ve üreticiler, Porphyra’nın üreme döngüsünü kontrollü biçimde yönetebilmeyi öğrendiler böylece nori üretimi tesadüflere değil, biyolojik bilgiye dayanarak planlanmaya başladı ve kısa sürede Japonya’nın kıyı ekonomileri yeniden canlandı.
Drew-Baker, deniz yosunlarının sanıldığından çok daha karmaşık üreme sistemlerine sahip olduğunu savunuyor, görünürde basit olan bu organizmaların aslında evrimsel olarak sofistike stratejiler geliştirdiğini vurguluyor ve özellikle kırmızı alglerin heteromorfik yaşam döngülerinin yanlış anlaşıldığını dile getiriyordu onun yaklaşımı, doğayı yüzeyden okumak yerine katmanlı bir metin gibi incelemek gerektiğini ima eden bir bilim anlayışına dayanıyordu. O, Porphyra’nın Conchocelis adı verilen mikroskobik evresini tanımlayarak, iki ayrı formun aslında aynı organizmanın farklı yaşam sahneleri olduğunu ortaya koydu ve bu iddia, dönemin botanik bilgisi içinde önemli bir zihinsel sıçrama anlamına geliyordu çünkü daha önce bu iki form birbirinden bağımsız türler gibi düşünülüyordu. Drew-Baker hayatı boyunca Japonya’ya gitmedi, ancak onun 1949’da yayımladığı makale Japon bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı ve özellikle Kumamoto bölgesindeki üreticiler, bu keşfin doğrudan ekonomik kurtuluş anlamına geldiğini gördüler bu nedenle Japon halkı onu yalnızca bir akademisyen değil, denizin annesi olarak anmaya başladı.
Kumamoto’daki Sumiyoshi Shrine tapınağında onun adına bir anıt dikilmiş olması, bilimsel bilginin kültürel minnete dönüşmesinin nadir ve etkileyici örneklerinden biridir ve her yıl düzenlenen anma törenleri, bir laboratuvar keşfinin kıyı kasabalarının kaderini nasıl değiştirdiğini hatırlatır.
Drew-Baker ne bir kaşif gemisinin kaptanıydı ne de dramatik keşif sahnelerinin kahramanıydı o, mikroskobun başında sabırla gözlem yapan notlar alan, doğanın desenlerini çözmeye çalışan bir araştırmacıydı, ancak onun çalışması şunu gösterdi. Bilim bazen en büyük etkiyi, en az gürültüyle yaratır. Bugün dünya genelinde nori üretimi milyarlarca dolarlık bir endüstri haline gelmişse, bunun temel taşlarından biri Drew-Baker’ın o dönemde yaptığı biyolojik çözümlemedir ve bu hikaye, bilginin sınır tanımadığını, bir ülkenin laboratuvarında yazılan satırların başka bir ülkenin sofralarına bereket olarak dönebileceğini kanıtlayan güçlü bir örnektir.