Dünyanın hemen her köşesinde anlatılan en eski efsanelerde dikkat çekici bir ortak tema bulunur. Bir zamanlar tanrılar insanların arasında yürüyordu. Antik Mezopotamya'dan Mısır'a, Yunanistan'dan Anadolu'ya, İskandinav topraklarından Orta Amerika uygarlıklarına kadar uzanan sayısız anlatıda, tanrıların gökyüzündeki ulaşılmaz varlıklar olmadığı, aksine insanların yaşadığı şehirlerde bulunduğu onlarla konuştuğu ve dünyadaki düzeni doğrudan yönettiği bir dönemden söz edilir. Kadim anlatılara göre bu çağ, dünyanın henüz genç olduğu ve gök ile yer arasındaki sınırların bugünkü kadar belirgin olmadığı zamanlara denk geliyordu. İnsanlar doğayla daha iç içe yaşıyor, yıldızları kutsal bir dil olarak görüyor ve evrenin görünmeyen güçleriyle bağlantı kurabildiklerine inanıyorlardı. Bu nedenle tanrıların varlığı yalnızca bir inanç değil, günlük yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ediliyordu.
Sümer metinlerinde geçen anlatılarda tanrıların gökten inerek şehirler kurduğu, insanlara tarımı, matematiği, yazıyı ve mimariyi öğrettiği belirtilir. Özellikle Sümer tanrıları arasında yer alan Enki ve Enlil gibi figürlerin yalnızca ilahi varlıklar değil, insan toplumlarının gelişiminde doğrudan rol oynayan rehberler olarak tasvir edilmesi dikkat çekicidir. Bu metinlerde tanrılar göksel saraylarda değil zaman zaman insanların yaşadığı kentlerde bulunan tapınaklarda yaşamaktadır.
Antik Mısır'da ise tanrıların bir dönem yeryüzünü yönettiğine inanılırdı. Mısır rahiplerinin aktardığı bazı geleneklerde, firavunlardan çok önce Tanrı Krallar Çağı olarak bilinen bir dönemin yaşandığı anlatılır. Bu dönemde Osiris, İsis ve Horus gibi ilahi figürlerin insanlara yasaları, tarımı ve medeniyet kurallarını öğrettiğine inanılmıştır.
Antik Yunan mitolojisinde de benzer bir anlatı bulunur. Efsanelere göre insanların yaşadığı ilk dönemlerden birinde tanrılar, Olimpos Dağı'ndan sık sık inerek insanlar arasında dolaşır, savaşlara müdahale eder ve kahramanlarla konuşurdu. Birçok Yunan kahramanının tanrılarla doğrudan karşılaşması, bu çağın insanların ve tanrıların aynı dünyayı paylaştığı bir dönem olarak görülmesine neden olmuştur.
İskandinav efsanelerinde ise Odin ve diğer tanrıların zaman zaman insan kılığına girerek dünyayı dolaştıkları anlatılır. Bilgelik arayan Odin'in köyleri ziyaret ettiği, insanları sınadığı ve bazı kişilere özel bilgiler verdiği söylenirdi. Bu hikayelerde tanrılar göksel varlıklar olmaktan çok insanların kaderini etkileyen gizemli yolcular olarak karşımıza çıkar.
Orta Amerika'daki Maya ve Aztek geleneklerinde de tanrıların insanlarla birlikte yaşadığı altın çağdan söz edilir. Özellikle Quetzalcoatl, insanlara bilgiyi ve medeniyeti getiren kutsal bir öğretmen olarak tasvir edilir. Bazı anlatılarda onun uzun süre insanlar arasında yaşadığı ve daha sonra yıldızlara geri döndüğü söylenir.
Bu efsanelerin ortak yönlerinden biri, tanrıların insanlar arasında bulunduğu dönemin aynı zamanda bir bilgelik çağı olarak anlatılmasıdır. İnsanlar doğayla uyum içindedir, bilgiye saygı duyar ve evrenin düzenine karşı daha duyarlı davranırlar. Ancak zamanla açgözlülük, savaşlar ve güç mücadeleleri arttıkça tanrıların dünyadan çekildiği veya insanların onları artık göremez hale geldiği anlatılır
Bazı mistik yorumcular bu hikayelerin gerçek ilahi varlıklardan değil, insanlığın kaybettiği yüksek bilinç seviyelerinden söz ettiğini öne sürmektedir. Onlara göre tanrılarla birlikte yaşamak, insanların evrenle daha derin bir bağ kurduğu ve doğanın dilini daha iyi anlayabildiği sembolik bir dönemi temsil etmektedir.
Bugün tarihçiler bu anlatıları mitolojik geleneklerin bir parçası olarak değerlendirirken, kültür araştırmacıları dünyanın birbirinden uzak bölgelerinde ortaya çıkan bu benzer hikayelerin neden bu kadar ortak unsur taşıdığını araştırmaya devam etmektedir. Kesin cevap bilinmese de, binlerce yıl boyunca anlatılan bu efsaneler insanlığın hafızasında güçlü bir iz bırakmıştır.
Belki de tanrıların insanlarla birlikte yaşadığı çağ gerçekten geçmişte yaşanmış bir dönem değildi. Belki de bu hikayeler, insanların evrenle olan bağlarını henüz unutmadıkları ve gökyüzüne baktıklarında yalnızca yıldızları değil, daha büyük bir anlamı da görebildikleri zamanları anlatan sembolik hatıralardı. Bu yüzden kadim efsaneler bugün bile aynı soruyu fısıldamaya devam ediyor. İnsanlık gerçekten tanrıları mı kaybetti, yoksa onları görebilme yeteneğini mi.