Platon'a Göre Bazı Gerçekleri Öğrenemiyoruz, Hatırlıyoruz; Ya Bilgi Zihnimize Sonradan Girmiyorsa?
Hayatınızda daha önce hiç karşılaşmadığınız bir düşünceyi duyduğunuz halde onu yeni öğrenmiş gibi değil de sanki çok uzun zamandır bildiğiniz bir şeyi yeniden hatırlamış gibi hissettiğiniz oldu mu bir cümle, bir fikir veya bir soru karşınıza çıktığında size yabancı gelmek yerine açıklayamadığınız biçimde tanıdık geldiyse, yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce Platon’un ortaya koyduğu en çarpıcı düşüncelerden biri tam da bu tuhaf hissin çok daha büyük ve felsefi bir versiyonunu tartışıyordu. Platon’a göre insanın bazı temel hakikatleri öğrenmesi, boş bir zihne dışarıdan yeni bilgiler yerleştirilmesi kadar basit değildi onun felsefesinde öğrenmek, ruhun zaten sahip olduğu fakat bedensel yaşama geçerken unuttuğu bilgileri yeniden hatırlaması anlamına gelebiliyordu ve bu düşünce daha sonra Yunanca anamnesis yani anımsama öğretisi olarak anılacaktı.
Platon’un bu fikri özellikle Menon diyaloğunda dikkat çekici biçimde ortaya çıkar. Diyalogda Sokrates’e oldukça zor bir problem yöneltilir. İnsan bilmediği bir şeyi nasıl arayabilir Eğer ne aradığını biliyorsa zaten onu biliyordur, bilmiyorsa bulduğunda aradığı şey olduğunu nasıl anlayacaktır İlk bakışta basit görünen bu soru aslında bilginin doğasına yönelik büyük bir paradoks yaratır ve Platon’un verdiği cevap son derece sıra dışıdır araştırmak ve öğrenmek tamamen bilinmeyen bir şeyi sıfırdan elde etmek olmayabilir, çünkü ruhun daha önce bildiği fakat unuttuğu bir hakikati yeniden ortaya çıkarmak mümkündür.
Platon bu düşünceyi göstermek için Menon’un köle çocuğu olarak sunulan, geometri eğitimi almamış bir genci Sokrates’in karşısına çıkarır ve Sokrates ona doğrudan cevabı öğretmek yerine ardı ardına sorular sorarak geometrik bir probleme doğru ilerlemesini sağlar Çocuk başlangıçta yanlış cevaplar verir, kendi bilgisizliğinin farkına varır ve ardından Sokrates’in yönlendirdiği sorular sayesinde doğru sonuca yaklaşır. Platon açısından bu sahnenin önemi yalnızca bir geometri probleminin çözülmesi değildir asıl mesele, Sokrates’in çocuğun zihnine doğrudan bilgi koymadığını, sorular aracılığıyla onda zaten bulunabilecek doğru kavrayışın ortaya çıkmasını sağladığını göstermeye çalışmasıdır. Burada Platon’un düşüncesi daha da derinleşir, çünkü anamnesis yalnızca eğitim yöntemiyle ilgili değildir ruhun doğasıyla ilgilidir. Platon’un özellikle Phaidon gibi diyaloglarında geliştirdiği düşünceye göre ruh, insanın mevcut bedensel yaşamından önce de var olmuştur ve bu önceki varoluşunda değişmeyen hakikatlerle, yani Platon’un Formlar veya İdealar olarak düşündüğü gerçekliklerle ilişki kurmuştur. İnsan dünyaya geldiğinde bunları açık biçimde hatırlamaz, fakat yaşam boyunca karşılaştığı şeyler ruhunda unutulmuş olan bilginin yeniden uyanmasına aracılık edebilir.
Örneğin hayatımız boyunca birbirinden farklı güzel insanlar, güzel nesneler, güzel manzaralar ve güzel sanat eserleri görürüz, fakat bunların hepsi değişir, eskir ve birbirinden farklıdır buna rağmen güzellik dediğimiz ortak bir kavramdan söz edebiliriz. Platon için burada önemli bir soru ortaya çıkar. Sürekli değişen ve hiçbir zaman kusursuz olmayan şeylerden değişmeyen bir güzellik fikrine nasıl ulaşabiliyoruz Onun Formlar öğretisi açısından dünyada gördüğümüz güzel şeyler, Güzellik Formu’nun kusurlu yansımalarıdır ve ruh bu örneklerle karşılaştığında yalnızca dışarıdaki nesneyi görmez, daha önce bildiği hakikatin izini yeniden hatırlamaya başlar. Aynı düşünce eşitlik üzerinden de anlatılır. Dünyada birbirine tamamen eşit iki nesne bulmak son derece zordur iki çubuğu ölçebilir, iki taşı karşılaştırabilir veya iki çizgiyi yan yana getirebiliriz, fakat fiziksel dünyadaki eşitlik her zaman belirli ölçüde kusurludur. Buna rağmen zihnimizde kusursuz eşitlik fikrini taşıyabiliriz ve Platon tam burada şu soruyu sorar. Eğer duyularımız bize yalnızca kusurlu örnekler gösteriyorsa, kusursuz eşitliğin ne olduğunu nasıl biliyoruz Onun cevabı, ruhun bu kavramı bedensel deneyimden önce bilmiş olması ve dünyadaki benzerliklerle karşılaştığında onu yeniden hatırlamasıdır.
Bu düşünce insanın kendisine ve dünyaya bakışını tamamen değiştirebilecek kadar radikaldir, çünkü Platon’un çerçevesinden bakıldığında öğretmenin görevi yalnızca öğrencinin zihnine bilgi doldurmak değildir doğru soruları sorarak zihinde bulunan potansiyel kavrayışı ortaya çıkarmaktır. Sokrates’in sürekli sorular sormasının ardındaki felsefi güç de burada görülebilir cevap vermek yerine insanı kendi düşüncesinin içine göndermek, ona bildiğini sandığı şeyleri sorgulatmak ve sonunda hakikate kendi aklıyla yaklaşmasını sağlamak. Bu nedenle bazı fikirlerin bize neden garip biçimde tanıdık geldiğini Platoncu bir dille yorumlamak oldukça etkileyicidir Bazen bir kitapta tek bir cümle okuruz ve sayfayı kapatıp uzun süre düşünürüz, çünkü cümle bize tamamen yeni bir bilgi vermekten çok zaten içimizde bulunan fakat kelimelere dökemediğimiz bir şeyi görünür hale getirmiş gibi gelir. Bazen biri bize yıllardır çözemediğimiz bir mesele hakkında tek bir soru sorar ve cevabı o kişi vermediği halde bir anda zihnimizde bir şey yerine oturur. Platon’un anamnesis öğretisini modern yaşamın bu deneyimleriyle birebir kanıtlamak elbette mümkün değildir, fakat onun felsefesinin büyüleyici tarafı tam da burada ortaya çıkar. Belki de bazı öğrenme deneyimleri neden keşiften çok hatırlamaya benziyor sorusunu iki bin yıldan uzun süredir canlı tutmaktadır.
Ancak Platon’un anamnesis düşüncesini günümüzde internette sıkça karşılaşılan geçmiş yaşamını hatırlamak, ruhsal hafızanın açılması veya evren sana eski bilgilerini geri gönderiyor gibi modern spiritüel iddialarla doğrudan aynı şey olarak görmek doğru değildir Platon’un meselesi çok daha felsefidir bilginin nasıl mümkün olduğu, ruhun doğası, değişmeyen hakikatlere nasıl ulaşabileceğimiz ve duyularımızın bize gösterdiği değişken dünyanın ötesinde akılla kavranabilecek bir gerçeklik bulunup bulunmadığı üzerine düşünmektedir. Daha sonraki mistik ve ezoterik gelenekler bu fikirleri farklı biçimlerde yorumlamış olsalar da anamnesisin tarihsel bağlamı Platon’un bilgi ve ruh felsefesidir. Yine de bu düşüncenin yüzyıllar boyunca insanları büyülemesinin bir nedeni vardır, çünkü hepimizin hayatında bazen açıklaması zor bir tanıdıklık duygusu belirir daha önce hiç gitmediğimiz bir yerde garip bir yakınlık hisseder ilk kez duyduğumuz bir düşüncenin içimizde çok eski bir yere dokunduğunu fark eder veya yıllardır aradığımız cevabın aslında dışarıdan gelmediğini, doğru soru sorulduğunda içimizden çıktığını görürüz Psikoloji ve sinirbilim bu tür deneyimlerin pek çoğunu hafıza, örüntü tanıma, örtük öğrenme ve çeşitli bilişsel süreçlerle açıklamaya çalışırken Platon’un sorusu farklı bir düzlemde yaşamaya devam eder. İnsan gerçekten ne zaman öğrenir ve ne zaman zaten sahip olduğu bir kavrayışı fark eder.
Belki de Platon’un bize bıraktığı en etkileyici fikir, zihnimizin sandığımız kadar boş bir başlangıç noktası olmayabileceği düşüncesidir Onun felsefesinde hakikat sürekli dışarıdan içeri taşınan bir yük değil, ruhun yeniden yöneldiğinde tanıyabileceği bir şeydir ve öğrenmek bu nedenle yalnızca bilgi toplamak değil, insanın kendi zihninin derinliklerinde saklı olanı ortaya çıkarmasıdır. Bu yüzden bazen karşımıza çıkan bir cümle bizi şaşırtmaz, aksine durdurur çünkü onu ilk kez duyduğumuz halde içimizde açıklayamadığımız bir tanıdıklık belirir ve sanki zihnimizin çok eski bir odasında kapalı duran bir kapı sessizce açılır. Platon’un yaklaşık iki bin dört yüz yıl önce ortaya attığı ihtimal işte tam burada hala yankılanıyor. Belki bazı hakikatleri ilk kez öğrenmiyoruz. Belki yalnızca onları yeniden hatırlıyoruz.