Ortaçağ Avrupa’sında ruj, şeytani bir sembol ve günahın dışavurumu olarak yorumlandığı için kilisenin ahlaki baskısı altında tutulmuş, bu nedenle açıkça teşvik edilmediği gibi fiilen yasaklanan ve toplumsal olarak dışlanan bir uygulama haline gelmiştir. Bugünkü gibi bir kozmetik nesnesi olarak değil, ahlaki ve teolojik bir sorun olarak algılanmış, özellikle Katolik Kilisesi’nin etkili olduğu dönemlerde makyaj genel olarak “Tanrı’nın yarattığı bedeni bozma girişimi” şeklinde yorumlandığı için ruj gibi dudak rengini belirgin biçimde değiştiren uygulamalar, şehvet, aldatma ve şeytani ayartı ile ilişkilendirilmiş, hatta bazı vaaz ve metinlerde kadının yüzünü boyamasının “Şeytan’ın işbirliğiyle yaratılmış sahte bir yüz” olduğu ileri sürülmüştür.
Bu yüzden rujun bizzat tek bir resmi fermanla evrensel biçimde yasaklandığını söylemek teknik olarak doğru olmasa da, kilisenin güçlü ahlaki baskısı nedeniyle kırmızı dudaklar “günahın görünür işareti” olarak damgalanmış, fahişelikle ve büyücülükle özdeşleştirilmiş, dolayısıyla pratikte yasaklanmış ve sosyal olarak ağır biçimde cezalandırılmıştır.
Daha da ilginci, Ortaçağ teolojisinde kırmızı rengin kendisi kan, tutku ve kontrolsüz arzuyla ilişkilendirildiğinden, dudakların özellikle kırmızıya boyanması kadının “erkeği yoldan çıkaran araç” olarak görülmesine neden olmuş, bu da rujun “şeytanın cisimleşmiş hali” gibi sert metaforlarla anılmasına yol açmıştır; yani bu ifade mecazi olsa da, dönemin zihniyetini yansıtma konusunda şaşırtıcı derecede isabetlidir. Kısacası, ruj Ortaçağ’da bir güzellik ürünü değil, ahlaki bir tehdit olarak okunmuş, kilise doktriniyle doğrudan çatıştığı için bastırılmış ve ancak Rönesans’tan sonra, beden algısının ve bireysel estetiğin yavaş yavaş meşrulaşmasıyla yeniden görünür olmaya başlamıştır.