Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş yıllarında, haritaların yalnızca coğrafyayı değil aynı zamanda idealleri de gösterdiği bir çağda yetişen genç kurmay subaylardan biri olan Hafız Hakkı Paşa, askeri disiplinle romantik bir Turan ülküsünün kesiştiği noktada duran, cesaretiyle anılan fakat kaderi karla örtülmüş bir komutan olarak tarih sahnesine çıkmıştır onun hikayesi yalnızca bir cephe hatırası değil, imparatorluğun son nefesinde taşıdığı büyük hayallerin ve ağır bedellerin de hikayesidir. 1878 doğumlu olan Hafız Hakkı Paşa, modern askeri eğitim almış, Harp Okulu ve Erkan-ı Harbiye’de yetişmiş, dönemin stratejik düşünce akımlarını yakından takip eden bir subaydı. Balkan Savaşları’nın yıkıcı tecrübeleri onun zihninde yalnızca askeri bir ders değil, aynı zamanda kaybedilen toprakların ve parçalanan coğrafyanın yarattığı derin bir travma olarak yer etmiş, bu travma birçok genç Osmanlı subayında olduğu gibi onda da imparatorluğu yeniden ayağa kaldırma arzusunu güçlendirmiştir.
Birinci Dünya Savaşı başladığında, Osmanlı Devleti kendisini Kafkas Cephesi’nde Rus İmparatorluğu ile karşı karşıya bulmuş, bu cephe yalnızca askeri bir mücadele alanı değil, aynı zamanda ideolojik bir sınır hattı haline gelmiştir. Turan fikri, yani Orta Asya’daki Türk topluluklarıyla bağlantı kurma ve bir birlik ideali, dönemin bazı askeri ve siyasi çevrelerinde güçlü bir heyecan yaratmış, Hafız Hakkı Paşa da bu heyecanın taşıyıcılarından biri olarak görülmüştür. 1914–1915 kışında gerçekleşen Sarıkamış Harekatı, onun adının en çok anıldığı ve en çok tartışıldığı askeri girişimdir bu harekat, Rus kuvvetlerini ani bir kuşatma manevrasıyla etkisiz hale getirmeyi ve Kafkasya içlerine ilerleyerek stratejik üstünlük sağlamayı amaçlamış, ancak planlanan hızlı hareket ağır kış şartları, yetersiz lojistik imkanlar ve coğrafyanın sert gerçekliği karşısında trajik bir tabloya dönüşmüştür.
Hafız Hakkı Paşa, harekat sırasında Üçüncü Ordu komuta kademesinde aktif rol almış ve süreç içinde ordu komutanlığını devralmıştır onun askeri cesareti ve ileri harekat inancı, soğukla mücadele eden askerlerin direnciyle birleşmiş olsa da, dondurucu kar fırtınaları ve ikmal eksiklikleri cephedeki insan gücünü tüketmiş, çatışmadan çok doğa şartları ordunun kaderini belirlemiştir. Tarihi değerlendirmelerde Hafız Hakkı Paşa’nın kişiliği iki farklı perspektiften ele alınır bir tarafta onu milletinin onurunu ve inancını savunmak için cephede bulunan genç ve idealist bir subay olarak görenler vardır diğer tarafta ise askeri gerçeklik ile ideolojik hedefler arasındaki mesafenin yeterince hesaba katılmadığını savunan eleştiriler bulunur ancak her iki yaklaşım da onun cephede askerleriyle birlikte bulunduğu, savaşın yükünü uzaktan değil doğrudan taşıdığı gerçeğini inkar etmez.
1915 yılında tifüs hastalığına yakalanarak henüz 37 yaşında hayatını kaybetmesi, onun hikayesine trajik bir son eklemiş, kurşunla değil salgın hastalıkla vefat etmesi dönemin cephe koşullarının ne denli ağır olduğunu bir kez daha göstermiştir genç yaşta kaybedilen bu subay, Osmanlı’nın son dönem askeri kadroları arasında adı hem hüzünle hem de tartışmayla anılan bir figür olarak hafızalara yerleşmiştir. Onun hayatı imparatorluğun son yıllarındaki askeri romantizmin, stratejik cesaretin ve tarihi kırılmanın bir özeti gibidir Turan ideali, Kafkasya’nın karla örtülü dağlarında somut bir askeri hedefe dönüşmüş, fakat doğa ve imkansızlıklar bu hedefin önünde aşılması güç duvarlar örmüştür.
Bugün Hafız Hakkı Paşa’yı anlamak, yalnızca bir komutanın biyografisini okumak değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki zihinsel iklimi, genç subayların taşıdığı idealleri ve savaşın acı gerçekliğini birlikte değerlendirmek demektir onun adı, kar altında kalan izler gibi silikleşse de, o izlerin ardında bir dönemin ruhu ve fedakarlıkla harmanlanmış bir askeri idealizm yatmaktadır.