İnsanlık tarihi boyunca en büyük gizemlerden biri, bazı bilgilerin insan zihninden değil, daha yüksek bir kaynaktan geldiğine duyulan inanç olmuştur. Antik dünyanın birçok uygarlığında rahipler, kahinler ve kutsal metinleri yazan katipler yalnızca bilgiyi kaydeden kişiler olarak değil görünmeyen dünyanın mesajlarını aktaran aracılar olarak görülüyordu. Bu nedenle bazı ezoterik geleneklerde, gerçek bilginin yalnızca gözlerle görülen dünyadan değil, insanın iç dünyasından doğduğu düşüncesi gelişmiştir. İşte bu anlayış zamanla gözleri kapalı yazılan metinler efsanesinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Antik Mısır, Mezopotamya, Anadolu ve Akdeniz'in bazı gizem okullarına ait daha sonraki ezoterik anlatılarda, bazı rahiplerin önemli ritüellerden önce uzun süre sessiz kaldıkları, karanlık odalarda meditasyon yaptıkları ve dış dünyadan tamamen soyutlandıktan sonra yazı yazmaya başladıkları anlatılır. Tarihsel belgeler bu uygulamaların tüm ayrıntılarını doğrulamasa da, birçok kültürde sessizlik ve içe yönelmenin kutsal bilgiye hazırlanmanın önemli bir parçası olduğu bilinmektedir.
Ezoterik geleneklere göre rahip, yazmaya başlamadan önce saatler hatta bazen günler boyunca konuşmaz, sade yiyeceklerle beslenir ve dikkatini yalnızca zihinsel odaklanmaya verirdi. Bu hazırlığın amacı doğaüstü bir güç çağırmak değil, zihni günlük düşüncelerden uzaklaştırarak derin bir tefekkür haline ulaşmaktı. Bazı anlatılarda rahibin gözlerini kapatarak ya da loş bir ortamda yazmasının nedeni de dış dünyanın dikkat dağıtıcı etkisini azaltmaktı. Bazı araştırmacılar, bu anlatıların sembolik bir anlam taşıdığını düşünmektedir. Gözlerin kapatılması, fiziksel dünyaya değil içsel sezgiye yönelmeyi temsil ediyor olabilir. Bu nedenle birçok eski metinde geçen gözlerini kapadı ve yazdı ifadeleri, kelime anlamından çok ruhsal yoğunlaşmayı anlatan mecazi bir anlatım olarak da değerlendirilmektedir.
Eski ezoterik okullarda yazı yazmak yalnızca harfleri kâğıda geçirmek anlamına gelmiyordu. Her harfin, her sembolün ve her satırın belirli bir düzen içerisinde yazılması gerektiğine inanılıyordu. Rahipler önce balmumu tabletler üzerine taslaklar oluşturuyor, ardından papirüs veya parşömen üzerine son metni büyük bir dikkatle geçiriyordu. Bazı anlatılarda ise hazırlık aşamasında rahibin gözlerini kısa sürelerle kapatarak metni zihninde tekrar ettiği ve ardından yazıya döktüğü aktarılır. Mezopotamya'da kil tabletler üzerine yazı yazan kâtip rahiplerin uzun eğitimlerden geçtiği bilinmektedir. Çivi yazısını öğrenmek yıllar alıyor, yazıcılar yüzlerce sembolü ezberlemek zorunda kalıyordu. Daha sonraki ezoterik yorumlarda bu güçlü hafıza geleneği, rahiplerin gözlerini kapalı şekilde de yazabildiği yönünde efsanelerin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Ancak bu anlatıları destekleyen doğrudan tarihsel kanıtlar bulunmamaktadır.
Antik Mısır'da ise bilgelik tanrısı Thoth'a adanan bazı metinlerde, kutsal bilginin sessizlik içinde alındığı ve yazının ilahi düzeni yansıttığı anlatılır Daha sonraki hermetik geleneklerde bu fikir geliştirilmiş, gerçek bilginin önce insanın içinde doğduğu, ardından yazıya dönüştüğü düşüncesi benimsenmiştir. Bu anlayış, gözleri kapatarak yazıldığı söylenen metinlerin temelini oluşturan sembolik yorumlardan biri olarak görülmektedir Orta Çağ'ın bazı mistik manastırlarında da benzer uygulamalar görülür. Bazı keşişler dua ve derin tefekkürden sonra yazıya başlar, bunu ilhamın daha berrak hale geldiği bir zaman olarak kabul ederdi. Bu uygulamalar tarihsel olarak belgelenmiştir ancak bunların doğaüstü bilgi aktardığına dair bilimsel bir kanıt bulunmamaktadır.
Ezoterik geleneklerde kayıp rahiplerin yazdığı metinlerin yalnızca içerikleri değil, yazıldıkları ortam da büyük önem taşırdı. Loş ışıklı taş odalar yanan tütsüler, uzun sessizlikler ve belirli ritimlerle okunan ilahiler, zihni odaklamaya yardımcı olan ritüel unsurları olarak görülürdü. Amaç görünmeyen varlıklarla konuşmak değil, dikkati tek bir noktada toplayarak yazılacak metne tam anlamıyla yoğunlaşmaktı. Bazı okült anlatılar, bu rahiplerin yazı sırasında hiç durmadan sayfalar doldurduğunu ve yazı bittikten sonra kendi yazdıklarını bile ilk kez okuyormuş gibi incelediklerini aktarır. Günümüzde psikoloji, bu tür deneyimleri yoğun odaklanma ve akış hali olarak açıklayabilmektedir. İnsan, derin konsantrasyon sırasında zaman algısını kaybedebilir ve düşüncelerini kesintisiz biçimde yazıya aktarabilir. Ezoterik gelenekler ise bu deneyimi içsel ilhamın sembolik bir göstergesi olarak yorumlamıştır.
Bugün dünyanın çeşitli müzelerinde bulunan binlerce kil tablet, papirüs ve parşömen, antik rahiplerin ne kadar gelişmiş bir yazı geleneğine sahip olduğunu göstermektedir. Ancak gözleri tamamen kapalı biçimde yazılmış metinlerin varlığına ilişkin kesin tarihsel kanıtlar bulunmamaktadır. Buna rağmen bu anlatılar, insanın bilginin yalnızca dış dünyadan değil, derin düşünce, sessizlik ve içsel farkındalık yoluyla da doğabileceğine dair kadim arayışını yansıtan etkileyici bir sembol olarak yaşamaya devam etmektedir.