Sessizlik her zaman masum değildir; bazen en tehlikeli kararlar yüksek sesle değil, tam tersine kimse duymadan, kimse görmeden, hatta insanın kendine bile itiraf edemediği anlarda alınır ve kara kedi tam da bu anlarda ortaya çıkar, bir köşeye oturur, müdahale etmez, yalnızca izler. Bu kez onun hikayesinde kara kedi, bir eşiğin üzerinde duruyordu; ne tamamen içerideydi ne de dışarıda, tıpkı kendisi gibi, çünkü artık ne sadık olduğunu söyleyebilecek kadar dürüst, ne de sadakatsizliğini kabul edecek kadar cesurdu ve bu arada kalmışlık, içten içe büyüyen bir huzursuzluğa dönüşüyordu. Hayatının farklı alanlarında aynı senaryoyu tekrar ettiğini fark ediyordu aslında; ilişkilerde, dostluklarda, hatta kendi iç sesiyle kurduğu diyaloglarda bile, söylemesi gerekeni erteleyen, itiraz etmesi gereken yerde susan, suskunluğunu olgunluk sanan bir alışkanlıkla hareket ediyordu.
Kara kedi burada bir uyarı değildi, çünkü uyarılar duyulmak ister; o ise yalnızca sonucu temsil ediyordu. Söylenmeyen her cümle, bastırılan her istek, “şimdi zamanı değil” diye ötelenen her gerçek, zihninde görünmez bir dosya gibi birikiyor, kapanmayan bir sekme halinde arka planda çalışıyor ve farkında olmadan bütün enerjisini tüketiyordu. İnsan bazen neden bu kadar yorgun olduğunu anlayamaz; çünkü yorgunluk bedenden değil, susturulmuş düşüncelerden gelir. Sadakat kavramı bu noktada yeniden şekillenmişti; artık bir değerden çok, kaybetme korkusuyla tutunduğu bir pozisyona dönüşmüştü ve bu pozisyon onu güçlü değil, sabit kılıyordu. Sabit kalan şeyler çürümez belki ama gelişmez; o da gelişmediğini, yalnızca idare ettiğini fark etmeye başlamıştı. Kara kedi her ortaya çıktığında, bu idare halinin aslında uzun vadeli bir iç erozyon olduğunu hatırlatıyordu, fakat hatırlatmak çözüm değildi, çünkü çözüm sorumluluk gerektirirdi.
Manipülasyon bu bölümde daha sessizdi; açık oyunlar yoktu, kelimeler dikkatle seçilmişti, duygular ölçülüydü, hatta fazlasıyla kontrollüydü, fakat tam da bu kontrol, gerçeğin üzerini örten ince bir örtüye dönüşmüştü. Kendini anlatmak yerine yönlendirmeyi, anlaşılmak yerine dengeyi korumayı seçmişti ve bu seçimler onu kısa vadede korusa da uzun vadede kendisinden uzaklaştırıyordu. Kara kedi, bu mesafenin ne zaman kapanmaz hale geleceğini biliyordu, ama yine de söylemiyordu. Bir noktada insan, suskunluğunu erdem sanmayı bırakmak zorundadır; çünkü susmak her zaman bilgelik değildir, bazen yalnızca çatışmadan kaçmaktır ve kaçılan her çatışma, daha sonra çok daha sert bir yüzleşme olarak geri döner. O henüz bu yüzleşmeye gelmemişti, ama yaklaşan bir şeyler olduğunu hissediyordu; geceleri zihninin aynı sorulara dönmesi, aynı pişmanlık ihtimallerini tartması, aynı “ya söyleseydim” cümlesinde takılı kalması tesadüf değildi.
Kara kedi bu bölümde bir eşik sembolüydü; geçilirse dönüş olmayan, geçilmezse içten içe kemiren bir eşik. Bazı insanlar bu eşiği fark eder ve durur, bazıları fark eder ama görmezden gelir, bazıları ise fark bile etmeden üzerinden geçer. O, fark edip duranlardandı ve belki de en zor yükü taşıyanlar onlardı, çünkü bilmek eylem gerektirir, eylemsizlik ise bilgiyi bir suç ortaklığına dönüştürür. Ve böylece kara kedi yine sessizce oradaydı; gözleriyle yargılamıyor, patileriyle yön göstermiyor, yalnızca bekliyordu. Çünkü bu hikayede henüz bir kırılma yaşanmamıştı, ama zemin çatlamıştı. Ve herkes bilir ki bazı çöküşler gürültüyle değil, haftalar, aylar süren sessiz bir gerilimle gelir. Kara kedi, bu gerilimin adını taşıyordu.