Tasavvuf, yüzeyde bir inanç biçimi ya da ritüeller bütünü olarak algılansa da, özünde insanın kendisiyle, varlıkla ve hakikatle kurduğu ilişkinin en mahrem disiplini olarak ortaya çıkar; çünkü tasavvuf, dış dünyayı dönüştürmeden önce insanın iç alemini terbiye etmeyi, dağınık arzuları susturmayı ve benliğin gürültüsü içinde kaybolmuş hakikati yeniden işitilebilir kılmayı amaçlar. Tasavvufun en belirgin etkisi, insanın kendisini merkeze alan bakışını yavaş yavaş çözmesiyle başlar; kişi, benliğini kutsayan modern anlayışın aksine, “ben” dediği şeyin geçici, kırılgan ve çoğu zaman yanıltıcı bir kabuktan ibaret olduğunu idrak etmeye başladıkça, hayatla kurduğu ilişki daha sakin, daha derin ve daha anlamlı bir hal alır, çünkü artık her olay bir tehdit değil, bir işaret olarak okunur.
Bu yolculuk, rastgele bir içe dönüş değil, sıkı bir disiplin gerektirir; tasavvufta disiplin, bedeni yormaktan çok zihni ve kalbi eğitmeyi hedefler, nefsin her an kendini haklı çıkaran, talep eden ve doyumsuz kalan sesini tanımayı ve onu susturmayı öğretir, bu nedenle tasavvuf yolcusu için asıl mücadele dış dünyayla değil, insanın kendi içindeki karmaşayla verilir. Tasavvufun insan üzerindeki etkisi zamanla davranışlara da sirayet eder; acelecilik yerini sükûnete, öfke yerini farkındalığa, sahip olma arzusu yerini yetinmeye bırakır, fakat bu dönüşüm ani bir aydınlanma hali değil, yıllar süren bir iç arınmanın sessiz sonucu olarak gerçekleşir, tıpkı suyun taşı yavaşça oyarak şekillendirmesi gibi.
Bu disiplinin en çarpıcı yönlerinden biri, insanı kontrol etme hırsından özgürleştirmesidir; tasavvuf, kişiye başkalarını değiştirmeyi değil, kendini dönüştürmeyi öğretir, çünkü hakiki değişimin dışarıdan değil, içeriden başladığını kabul eder, bu kabul ise insanı hem daha mütevazı hem de daha güçlü kılar. Tasavvuf yolunda ilerleyen birey, zamanla dünyayı siyah ve beyaz karşıtlıklarıyla değil, katmanlı bir gerçeklik olarak görmeye başlar; iyi ve kötü, kazanç ve kayıp, mutluluk ve acı gibi kavramlar keskin sınırlarını yitirir, her şey bir bütünün parçaları haline gelir ve insan, yaşadığı her deneyimin kendisini olgunlaştıran bir öğretmen olduğunu fark eder.
Bu noktada tasavvufun belki de en derin etkisi ortaya çıkar: insanın yalnızlık algısı değişir; kişi kendini evrenden kopuk, hayatla kavgalı bir varlık olarak değil, varlığın akışı içinde anlamlı bir nokta olarak görmeye başlar, bu da modern insanın en büyük yarası olan içsel boşluğu yavaşça onarır. Tasavvuf, duyguları bastırmayı değil, onları tanımayı ve dönüştürmeyi hedefler; korku, kıskançlık, hırs ve öfke yok edilmesi gereken düşmanlar olarak değil, doğru okunmadığında insanı yanıltan sinyaller olarak ele alınır, bu bakış açısı bireyin kendisiyle daha dürüst, daha şefkatli bir ilişki kurmasını sağlar.
Disiplinin sürekliliği ise tasavvufta büyük önem taşır; zikrin, tefekkürün ve iç muhasebenin asıl gücü, aralıklı coşkulardan değil, istikrarlı bir farkındalıktan doğar, çünkü tasavvuf yolu bir anlık vecd hali değil, ömür boyu süren bir bilinç terbiyesidir. Sonuç olarak tasavvuf, insanı dünyadan koparan değil, dünyayı daha derinlikli bir yer haline getiren bir iç yolculuktur; kişinin hayatın karmaşası içinde savrulmak yerine, olan biteni daha geniş bir perspektiften okuyabilmesini, acıyı düşman değil öğretmen, sessizliği boşluk değil bilgelik alanı olarak görmesini sağlar ve bu yönüyle tasavvuf, modern insanın kaybettiği iç pusulayı yeniden ayarlayan kadim bir disiplin olarak varlığını sürdürür.