Anadolu'nun kalbinde, günümüzden yaklaşık üç bin beş yüz yıl önce yükselen Hitit uygarlığı yalnızca güçlü orduları, gelişmiş hukuk sistemi ve etkileyici mimarisiyle değil, aynı zamanda tarihin en ilginç inanç sistemlerinden biriyle de dikkat çekiyordu. Hititler kendilerini çoğu zaman Bin Tanrılı Halk olarak tanımlıyorlardı ve bu tanım yalnızca sembolik bir ifade değil, aynı zamanda onların dünyaya bakış biçimini yansıtan derin bir gerçeklikti. Çünkü Hititler için evren görünmeyen güçlerle doluydu ve her dağın, her nehrin, her fırtınanın, her şehrin hatta bazen her kayanın bile kendine ait bir kutsal varlığı bulunuyordu Hitit İmparatorluğu genişledikçe farklı halkları ve kültürleri bünyesine kattı. Ancak fethettikleri toplumların tanrılarını yok etmek ya da yasaklamak yerine onları kendi panteonlarına eklemeyi tercih ettiler. Bu nedenle Hitit dini sürekli büyüyen devasa bir mozaik haline dönüştü. Bir şehirde kutsal kabul edilen tanrı başka bir bölgede farklı bir isimle anılıyor, fakat Hititler bu durumu bir çelişki olarak değil, ilahi düzenin doğal bir parçası olarak görüyordu. Sonuç olarak ortaya yüzlerce, hatta binlerce tanrının ve ruhun bulunduğu benzersiz bir inanç sistemi çıktı.
Hititlerin baş tanrılarından biri Fırtına Tanrısı Tarhunt'tu. Gökyüzündeki gök gürültüsünün, yağmurun ve bereketin sahibi olarak kabul edilen Tarhunt, aynı zamanda devletin ve kralın koruyucusuydu. Anadolu'nun tarıma dayalı ekonomisinde yağmurun yaşamsal önemi düşünüldüğünde Tarhunt'un neden bu kadar güçlü bir konuma sahip olduğu daha iyi anlaşılabilir. Hitit kralı savaş öncesinde, kuraklık dönemlerinde veya büyük törenlerde onun adına kurbanlar sunar ve halkın refahı için yardım isterdi. Tarhunt'un yanında yer alan Güneş Tanrıçası Arinna ise Hitit inanç sisteminin en saygın figürlerinden biriydi. Arinna yalnızca güneşi temsil etmiyor, aynı zamanda adaletin, düzenin ve krallığın koruyucusu olarak görülüyordu. Hitit kraliçeleri çoğu zaman kendilerini Arinna'nın hizmetkarı olarak tanımlar ve onun adına dini törenlere liderlik ederdi. Bu durum kadınların Hitit dini içerisindeki önemli konumunu da göstermektedir.
Hititler için tanrılar uzak ve erişilemez varlıklar değildi. Onlar günlük hayatın içinde yaşayan, insanların davranışlarından etkilenen, zaman zaman öfkelenen ve zaman zaman da yardım eden güçlerdi. Bir salgın hastalık ortaya çıktığında bunun tanrıların gazabından kaynaklandığı düşünülür kuraklık yaşandığında hangi ilahi varlığın kızdırıldığını anlamak için uzun ritüeller gerçekleştirilirdi. Kralın en önemli görevlerinden biri yalnızca ülkeyi yönetmek değil, aynı zamanda tanrılarla insanlar arasındaki dengeyi korumaktı. Hitit tapınakları yalnızca ibadet edilen yerler değil, aynı zamanda ekonomik ve idari merkezlerdi. Rahipler tanrılara sunulacak yiyecekleri hazırlar, kutsal kayıtları tutar ve dini törenleri yönetirdi. İlginç olan ise Hititlerin tanrılarını canlı varlıklar gibi düşünmeleriydi Tapınaklarda bulunan tanrı heykellerinin yıkanması, giydirilmesi, beslenmesi ve özel günlerde süslenmesi gerektiğine inanılırdı. Çünkü tanrılar görünmez olsalar da dünyadaki temsilcileri aracılığıyla yaşamaya devam ediyorlardı.
Hitit dini yalnızca gökyüzü tanrılarından oluşmuyordu. Dağların ruhları, nehir tanrıları, yeraltı güçleri ve koruyucu cinler de bu sistemin önemli parçalarıydı. Anadolu'nun sarp coğrafyasında yaşayan Hititler doğayı yalnızca bir yaşam alanı olarak değil, kutsal güçlerin yaşadığı bir dünya olarak görüyorlardı. Bir dağa bakıldığında yalnızca taş ve toprak görülmez, aynı zamanda orada yaşayan kutsal bir varlığın varlığı hissedilirdi. Bugün Boğazköy Hattuşa kazılarında ortaya çıkarılan binlerce çivi yazılı tablet sayesinde Hititlerin dini dünyası hakkında oldukça ayrıntılı bilgiler elde edilmiştir. Bu tabletlerde dualar, büyü metinleri kehanetler ve dini törenlerin ayrıntıları yer almaktadır. Özellikle salgın hastalıklar ve doğal afetler karşısında yapılan ritüeller, insanların binlerce yıl önce bilinmeyene karşı nasıl mücadele ettiğini gözler önüne sermektedir.
Hititlerin Bin Tanrılı Dünya anlayışı aslında yalnızca çok sayıda tanrıya sahip olmak anlamına gelmiyordu. Bu anlayış, farklı inançlara saygı göstermenin doğanın her unsurunda kutsallık görmenin ve evrenin görünenden çok daha büyük olduğuna inanmanın bir yansımasıydı. Belki de bu yüzden Hititler Anadolu'nun kadim tarihinde yalnızca güçlü bir imparatorluk olarak değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en zengin manevi evrenlerinden birini kuran uygarlıklardan biri olarak hatırlanmaktadır. Bugün Hattuşa'nın sessiz taşları arasında yürürken, rüzgarın taşıdığı seslerde hala o bin tanrılı dünyanın yankılarını duymak mümkündür. Çünkü Hititlerin bıraktığı miras yalnızca taşlara kazınmış yazılardan ibaret değildir aynı zamanda insanın evren karşısındaki merakını korkularını ve görünmeyen güçleri anlama çabasını da günümüze taşıyan eşsiz bir zaman kapsülüdür.