Spiritüelizmde olacakları içinde hissetmek ama anlamlandıramamak hali, çoğu zaman insanın bilinç katmanlarının farklı hızlarda çalışmasının bir sonucudur çünkü sezgisel alan, yani bilinçaltı ve duyusal farkındalık, çevredeki mikro değişimleri, insanların ses tonlarındaki milimetrik kırılmaları atmosferdeki duygusal yoğunluğu ve hatta kişinin kendi enerji alanındaki titreşim kaymalarını akıl henüz analiz sürecine başlamadan çok önce kaydeder, işler ve bedene bir duygu formunda iletir, fakat zihinsel sistem bu veriyi henüz mantıksal bir çerçeveye oturtamadığı için ortaya adı konamayan bir bilme hali çıkar. Bu durum, spiritüel literatürde çoğu zaman üçüncü göz sezgisi, kalp bilinci ya da içsel rehberlik gibi kavramlarla açıklanır ancak daha derin bir okumada bunun yalnızca metafizik bir deneyim değil, aynı zamanda nöropsikolojik bir süreç olduğu görülür, çünkü insan beyni saniyede milyonlarca veriyi bilinçli farkındalığın dışında işler ve bu işlenmiş verinin sonucu çoğu zaman iç sıkıntısı, huzursuzluk, ani bir yön değiştirme isteği ya da sebepsiz bir netlik olarak yüzeye çıkar.
İşte tam bu noktada anlamlandıramama başlar çünkü insanın rasyonel zihni neden sonuç zinciri olmadan rahat etmez, her hissin arkasında somut bir veri arar, oysa sezgi çoğu zaman kanıt sunmaz, yalnızca bir yön işaret eder ve burada bir şey var der, fakat neyin var olduğunu ayrıntılarıyla anlatmaz. Daha karmaşık olan boyut ise hissettiğini anlamlandırmasına rağmen hareket edememe halidir insan bazen yaklaşan bir bitişi, bir ihaneti, bir fırsatı ya da bir sıçrama ihtimalini açıkça sezebilir, hatta bunu mantıksal olarak da kabul edebilir, fakat eylem aşamasına geldiğinde donakalır çünkü hareket etmek mevcut kimliğin, alışkanlıkların, bağların ve konfor alanının yeniden düzenlenmesini gerektirir ve ego bilincin büyüme çağrısına karşı savunma mekanizmalarını devreye sokar.
Spiritüel öğretide bu durum, bilinç ile ego arasındaki gerilim olarak tanımlanır bilinç genişlemek, dönüşmek ve yeni bir gerçekliğe geçmek isterken, ego tanıdık olanı korumaya çalışır ve bu iki güç arasındaki sürtünme insanın içinde bir tür enerji kilitlenmesi yaratır, bu da bedende ağırlık, kararsızlık, erteleme ya da içsel çatışma olarak hissedilir. Bu içsel kilitlenme çoğu zaman yanlışlıkla kader ya da zamanı değilmiş şeklinde yorumlanır, oysa çoğu durumda mesele zaman değil, sinir sisteminin o değişimi taşıyabilecek kapasiteye henüz ulaşmamış olmasıdır çünkü sezgi gerçeği gösterir ama cesaret, o gerçeği yaşayacak psikolojik dayanıklılığı talep eder.
Ayrıca burada çok kritik bir ayrım daha vardır sezgi ile kaygı arasındaki fark sezgi genellikle sakin, dramatik olmayan, net fakat bağırmayan bir bilme hali sunar, oysa kaygı acele ettirir, panik üretir, zihni sürekli senaryolar yazmaya iter ve bedeni alarm moduna sokar, bu yüzden kişi hissettiğinin sezgi mi yoksa korku temelli bir zihinsel projeksiyon mu olduğunu ayırt edemez ve bu belirsizlik hareket kabiliyetini daha da azaltır. Anlamlandırıp hareket edememe hali bazen de kişinin kendi değer algısıyla ilişkilidir çünkü insan içten içe bir fırsatın geleceğini hissedebilir fakat bilinçaltındaki yetersizlik inancı o fırsata doğru adım atmasını sabote eder ya da bir ilişkinin biteceğini sezer fakat yalnız kalma korkusu onu gerçeği görmezden gelmeye iter ve bu durumda sezgi ile davranış arasındaki mesafe büyüdükçe içsel huzursuzluk artar.
Spiritüel açıdan bakıldığında bu süreç aslında bir eşik deneyimidir kişi eski benliği ile yeni benliği arasında durur, olacakları hisseder çünkü yeni benlik doğmaya başlamıştır, fakat henüz eski kimlik tamamen çözülmemiştir ve bu iki yapı arasında kalmak insanı askıda bir bilinç durumuna sürükler, sanki kapı aralanmıştır ama eşiği geçmek için gereken kararlılık henüz kristalize olmamıştır. Bu yüzden spiritüel gelişim yalnızca sezgisel kapasitenin artması değil, aynı zamanda o sezginin gerektirdiği değişimi gerçekleştirecek duygusal dayanıklılığın ve öz güvenin inşa edilmesidir çünkü içsel bilgi cesaretle birleşmediğinde insanı özgürleştirmek yerine yorar, hatta zamanla kendi gerçeğini bildiği halde yaşayamadığı için suçluluk ve pişmanlık üretir.
Sonuç olarak olacakları hissetmek bir yetenekten çok bir sorumluluktur çünkü sezgi, bilincin önünden yürüyen bir elçi gibidir ve onun getirdiği mesajı anlamlandırmak, süzmek, korkudan arındırmak ve nihayetinde eyleme dönüştürmek insanın iç disiplinine bağlıdır eğer bu disiplin gelişmemişse sezgi sisli bir his olarak kalır, eğer gelişmişse aynı sezgi bir yön pusulasına dönüşür ve kişi artık olacakları yalnızca hissetmez onları bilinçli bir seçimle karşılar.