Mersin’in Silifke kırsalında, Akdeniz’in tuzlu rüzgârı ile Torosların sert suskunluğu arasında duran Cennet ve Cehennem Obrukları, yalnızca yer kabuğunun çöktüğü iki doğal boşluk değil, insan zihninin binlerce yıldır anlam yüklediği birer eşik mekan olarak okunmalıdır; çünkü burada taş, jeolojiyle sınırlı kalmaz, mitolojiyle konuşur, inançla derinleşir ve zamanla bir vicdan aynasına dönüşür.
Cennet Obruğu, yukarıdan bakıldığında masum bir yarık gibi görünürken, içine doğru inmeye başladıkça insanın bedeninden çok düşüncelerini aşağı çeken bir etki yaratır; yaklaşık dört yüz basamaklık iniş boyunca, ışığın açısı değişir, sesler boğuklaşır, gündelik dünya yukarıda kalır ve adımlar ilerledikçe zihinde tek bir soru belirir: Aşağı mı iniyorum, yoksa içeri mi. Antik dönemde bu iniş, sıradan bir yolculuk olarak görülmezdi; burası, arınmanın ve sınanmanın mekanıydı ve obruğun tabanındaki mağara ile Bizans döneminde eklenen Meryem Ana Kilisesi, farklı çağların aynı noktada “kutsal” fikrinde birleştiğini gösteren sessiz bir kanıttır. Doğal bir boşluğun, insan eliyle kutsallaştırılması tesadüf değil; çünkü insan, anlam veremediği derinlikleri önce adlandırır, sonra kutsar.
Cehennem Obruğu ise adının ağırlığını daha ilk bakışta hissettirir; dik, karanlık ve ulaşılamaz yapısıyla bu obruk, hiçbir zaman inişe izin vermez, yalnızca bakmaya ve düşünmeye zorlar. Antik kaynaklarda burası, yeraltı tanrısı Zeus’un düşmanı Typhon’u hapsettiği yer olarak anlatılır; yani kaosun, düzen tarafından bastırıldığı ama tamamen yok edilemediği bir nokta. Bu anlatı, Cehennem Obruğu’nu bir ceza mekanından çok, kontrol altına alınmış bir tehdit sembolüne dönüştürür. İnsan burada korkudan çok sınır hisseder; çünkü aşağı inememek, bazen düşmekten daha sarsıcıdır.
Her iki obruk da birlikte düşünüldüğünde, Antik Anadolu’nun kozmik algısını ele verir: yukarı ile aşağı, ışık ile karanlık, izin verilen ile yasaklanan arasında kurulan ince denge. Cennet Obruğu’nun merdivenleri, insanın çabayla ulaşabileceği bilgiyi; Cehennem Obruğu’nun erişilmezliği ise bilinmesi sakıncalı olanı simgeler. Bu yüzden bu iki doğal oluşum, yüzyıllar boyunca yalnızca gezginlerin değil, rahiplerin, filozofların ve anlatıcıların da durağı olmuştur.
Bugün modern ziyaretçi için bu alanlar turistik bir rota gibi görünse de, taşın üzerinde hala eski bir hafıza dolaşır; rüzgarın duvarlara çarpıp geri dönmesi, sanki yarım kalmış duaları taşır, merdivenlerde yankılanan ayak sesleri ise geçmişte atılmış adımlarla çakışır. Cennet ve Cehennem Obrukları, insana şunu fısıldar: Bazı yerler sadece görülmez, yaşanır; bazı derinlikler ise ölçülmez, hissedilir.