Sözcüklerle manipüle etmeye çalışan insan, genellikle karşısındakini yönlendirdiğini, kontrol ettiğini ya da zihinsel bir üstünlük kurduğunu düşünürken, aslında çok daha derin ve sessiz bir sürecin içine çekildiğini fark etmez; çünkü dil, yalnızca karşıdakini etkilemek için kullanılan bir araç değil, aynı zamanda kişinin kendi düşüncelerini şekillendirdiği, kendini ikna ettiği ve kendi gerçekliğini yeniden yazdığı bir alandır. Manipülasyon niyetiyle seçilen kelimeler, ilk anda karşı tarafı etkilemeye yönelik gibi görünse de, bu kelimelerin zihinde tekrar edilmesi, savunulması ve gerekçelendirilmesi, zamanla kişinin kendi iç dünyasında da bir inanç sistemine dönüşür; insan, söylediği şeylere inanmaya başladığında ise artık manipülatör değil, kendi sözlerinin mahkumu haline gelir.
Bu süreç özellikle “haklı çıkma” ihtiyacının yoğun olduğu anlarda derinleşir; kişi, karşısındakini ikna etmek için cümlelerini süsler, eksik gerçekleri eleyerek anlatır, vurguları bilinçli biçimde değiştirir ve duygusal boşlukları hedef alır, fakat tam da bu noktada zihni, gerçeği değil, anlatıyı koruma refleksiyle çalışmaya başlar. Anlatıyı koruma refleksi devreye girdiğinde, insan artık gerçeği görmek istemez; çünkü gerçeği görmek, kurduğu sözel yapının çökmesi anlamına gelir ve bu çöküş, benlik için tehdit oluşturur, böylece kişi, manipüle etmeye çalıştığı kelimelerin yönünü fark etmeden kendisine çevirir.
Sözcüklerle manipülasyon çoğu zaman bilinçli bir kötülükten değil, kontrol kaygısından doğar; insan, belirsizlikle baş edemediğinde dili bir kalkan gibi kullanır, cümleleriyle durumu yönetmeye, karşısındakinin tepkilerini önceden şekillendirmeye çalışır, ancak bu çaba arttıkça, kişinin zihni de aynı kontrolcü yapı tarafından kuşatılır. Bu noktada en tehlikeli kırılma yaşanır: kişi, kendi söylediği sözleri mutlak doğru kabul etmeye başlar; çünkü aksi durumda ya yanlış yaptığını ya da yetersiz kaldığını kabul etmesi gerekecektir ve bu kabul, egonun direnciyle karşılaşır, böylece manipülasyon dışa değil, içe doğru işlemeye başlar.
İnsan, kelimeleriyle başkasının algısını eğip bükerken, aynı kelimelerle kendi algısını da daraltır; kelime haznesi zenginleşiyor gibi görünse de, anlam alanı giderek daralır, çünkü dil artık keşfetmek için değil, savunmak için kullanılmaktadır. Bu içsel manipülasyon halinde kişi, farkında olmadan kendini bir rolün içine hapseder; “haklı olan”, “bilen”, “yönlendiren” kişi rolü, başlangıçta güç verici görünür, fakat zamanla kişinin esnekliğini, öğrenme kapasitesini ve duygusal temasını zayıflatır, çünkü rolü korumak, gerçeği kabul etmekten daha önemli hale gelir.
Sözcüklerle manipüle etmeye çalışırken manipüle olmanın en belirgin işareti, sürekli açıklama ihtiyacıdır; kişi, kendini ve söylediklerini durmadan gerekçelendirme ihtiyacı hisseder, çünkü içsel bir şüphe vardır ve bu şüphe bastırıldıkça dil daha fazla çalıştırılır, daha çok cümle kurulur, daha çok anlatılır. Bu noktada dil, iletişim aracı olmaktan çıkar ve bir savunma mekanizmasına dönüşür; kelimeler artık bağ kurmak için değil, kırılganlığı gizlemek için kullanılır ve insan, karşısındakini değil, kendi içindeki huzursuzluğu susturmaya çalışır.
Gerçek farkındalık ise burada başlar; kişi, kelimelerinin karşısındakinde yarattığı etkiyi değil, kendisinde yarattığı dönüşümü gözlemlemeye başladığında, manipülasyonun yönü açığa çıkar, çünkü dilin en güçlü etkisi dışarıda değil, içeride çalışır. Sözcüklerle manipülasyonun panzehiri, daha az konuşmak değil, daha dürüst bir iç diyalog kurmaktır; insan, bir cümleyi kurmadan önce kendine şu soruyu sorduğunda dengelenmeye başlar: “Bu sözü gerçekten paylaşmak için mi söylüyorum, yoksa bir boşluğu kapatmak için mi”
Sonuç olarak sözcüklerle manipüle etmeye çalışırken manipüle olmak, insanın kendine kurduğu en incelikli tuzaktır; çünkü bu tuzak bağırmaz, tehdit etmez, aksine mantıklı, ikna edici ve akıllıca görünür, fakat tam da bu yüzden fark edilmesi en zor olanıdır ve kişi, bu döngüyü fark ettiğinde, artık başkalarını değil, kendi dilini dönüştürmeye başlar.