Sisifos, Yunan mitolojisinde tanrıları kandırdığı için sonsuz bir cezaya mahkum edilen, her gün dev bir kayayı dağın zirvesine taşımak zorunda bırakılan, tam zirveye ulaştığında ise kayanın tekrar aşağı yuvarlandığını izleyip aynı işe yeniden başlayan bir figürdür. İlk bakışta bu hikaye tanrısal bir intikam masalı gibi görünse de, aslında insanlığın bitmek bilmeyen çabasını, tekrar eden hayat döngülerini ve neden sorusuyla yüzleşemeyen modern bilinci şaşırtıcı bir açıklıkla temsil eder. Sisifos’un trajedisi yalnızca kayayı taşıması değildir; asıl mesele, bu eylemin anlamsızlığının Sisifos tarafından tamamen bilinmesidir, çünkü insanı yoran şey çoğu zaman çalışmak değil, çalışmanın nedenini kaybetmektir. Her sabah alarm çalıp aynı yollardan geçmek, aynı cümleleri kurmak, aynı sorunları çözmeye çalışmak ve gün sonunda yarın yine aynısı olacak hissiyle yatağa girmek, Sisifos’un dağının modern şehirlerdeki karşılığıdır.
Bu noktada devreye Albert Camus girer ve Sisifos’u bir çaresizlik sembolü olmaktan çıkarıp, varoluşun en cesur figürlerinden biri haline getirir. Camus’a göre hayatın mutlak ve hazır bir anlamı yoktur, insan bu anlamsızlıkla yüzleştiği anda ya kaçmayı ya da isyan etmeyi seçer ve Sisifos’un büyüklüğü tam da burada başlar, çünkü o kaçmaz, vazgeçmez, taşın her düşüşünde kaderini yeniden kabul eder ama boyun eğmez, tam tersine kendi bilinciyle bu anlamsızlığa meydan okur.
Sisifos’un dağdan aşağı inerken yaşadığı o kısa an, yani kayanın yuvarlandığını izlediği an, Camus için en kritik andır. Çünkü o anda Sisifos ne tanrılarla ne de taşla meşguldür, yalnızca kendisiyle baş başadır ve işte tam bu bilinç anında Sisifos özgürdür, çünkü artık kandırılan değil, durumu tüm çıplaklığıyla gören biridir. Modern insanın da en çok kaçtığı şey tam olarak budur; durmak, bakmak ve evet, hayat belki de böyle diyebilmek.
Bugün üretkenlik takıntısı, sürekli gelişme baskısı, bitmeyen hedef listeleri ve başarı mitleri içinde yaşayan insan, Sisifos’tan farklı değildir; tek fark, çoğu insanın taşı niçin taşıdığını sorgulamaya bile vakit bulamamasıdır, oysa Sisifos taşın anlamsız olduğunu bilir ama yine de iter ve Camus’un çarpıcı önerisi şudur; Sisifos’u mutlu hayal etmeliyiz, çünkü anlam dışarıdan verilmediğinde, insan onu kendi duruşuyla yaratır.
Sisifos miti; hayatın yükü ortadan kalkmayabilir, tekrarlar sona ermeyebilir, taş her gün yeniden aşağı düşebilir demektedir. Fakat insan, bu döngüye nasıl baktığını değiştirdiği anda, ceza gibi görünen şey bir başkaldırıya, yorgunluk gibi görünen şey ise bilinçli bir varoluşa dönüşebilir ve belki de asıl özgürlük, taşı bırakmakta değil, taşı iterken kendi zihnini geri kazanmaktadır.