Kadim Türk toplumlarında çocuk, dünyaya geldiği andan itibaren korunması gereken kırılgan bir varlık olarak değil, gelecekte obayı, boyu ve ili ayakta tutacak bir bilinç taşıyıcısı olarak kabul edilirdi; bu nedenle çocuk yetiştirme süreci sevgiyle olduğu kadar disiplinle, özgürlükle olduğu kadar sorumlulukla örülmüş bütünlüklü bir sistemdi. Çocuklar doğduklarında pamuklara sarılarak hayattan izole edilmez, aksine hayatın tam ortasına, doğanın, hayvanların, rüzgarın, soğuğun ve hareketin içine doğarlardı; çünkü Türkler için doğa düşman değil, öğretmendi ve çocuk, doğayla ne kadar erken temas ederse, hayatta kalmayı, uyum sağlamayı ve korkusunu yönetmeyi o kadar erken öğrenirdi.
Bu nedenle çocukluk, bugünkü anlamıyla uzun bir korunma ve erteleme dönemi değil, yaşayarak öğrenilen aktif bir eğitim süreciydi; çocuk, yürümeyi öğrendiği anda ata binmeyi izler, konuşmayı öğrendiği anda büyüklerin hikayelerini dinler, oyun oynarken bile avcılığı, yön bulmayı ve dayanıklılığı taklit ederdi. Kadim Türklerde “oyun”, eğlenceden çok hayata hazırlık provasıydı; çocuklar güreşir, koşar, hedef vurur, düşer, kalkar ve acının geçici olduğunu yaşayarak öğrenirdi, çünkü acıdan tamamen korunan bir çocuğun güçlü bir yetişkin olamayacağı bilinirdi.
Savaşçılığın doğuştan geliyormuş gibi algılanmasının temel nedeni de tam olarak burada yatar; Türk çocukları savaşçı olarak doğmazdı, hayatın kendisi onları savaşçı bilinciyle yoğururdu, çünkü bozkırda hayatta kalmak, sürekli tetikte olmayı, çevreyi okumayı ve gerektiğinde kendini savunmayı zorunlu kılardı. Bu savaşçılık yalnızca kılıç sallamak ya da düşmanla savaşmak anlamına gelmezdi; asıl savaş, açlıkla, soğukla, korkuyla ve belirsizlikle verilen içsel bir mücadeleydi, bu nedenle Türk savaşçısı yalnızca güçlü değil, aynı zamanda dayanıklı, sabırlı ve soğukkanlı olmak zorundaydı.
Kadın ve erkek çocuklar arasında bugünkü anlamda keskin bir ayrım yapılmazdı; kız çocukları da ata biner, ok atar, hayvan güder ve obanın sorumluluklarını öğrenirdi, çünkü Türk toplumunda kadın yalnızca doğuran değil, koruyan, yöneten ve gerektiğinde savaşan bir varlık olarak görülürdü. Kadınların savaşçı olması istisna değil, şartlara bağlı olarak doğal bir sonuçtu; obayı savunmak yalnızca erkeklere ait bir görev değildi, çünkü obanın kendisi kutsaldı ve kutsal olan şeyin savunması cinsiyetle sınırlandırılamazdı.
Çocuklara erken yaşta öğretilen en önemli değerlerden biri korkunun inkar edilmemesi, ama korkuya teslim olunmamasıydı; çocuk, korktuğunda azarlanmaz, fakat korkusunun arkasına saklanmasına da izin verilmezdi, böylece cesaret, korkusuzluk değil, korkuya rağmen hareket edebilme becerisi olarak şekillenirdi. Büyükler çocuklara nasihat vererek değil, örnek olarak öğretirdi; çocuk, savaşçılığı bir öğüt olarak değil, her gün gördüğü bir yaşam pratiği olarak içselleştirirdi, çünkü Türk kültüründe sözden çok davranış öğreticiydi.
Bu sistemde çocuğun bireyselliği bastırılmaz, fakat benmerkezci olmasına da izin verilmezdi; çocuk, kendi gücünü keşfederken aynı anda obaya karşı sorumluluğunu öğrenirdi, çünkü kadim Türk anlayışında gerçek güç, yalnız başına ayakta kalabilmek değil, toplumu ayakta tutabilmekti. Sonuç olarak kadim Türklerde çocuklar savaşçı olarak doğmazdı, fakat hayatla erken ve gerçek temas sayesinde savaşçı bir bilinçle yetişirdi; bu bilinç, saldırganlıktan değil, varlığını koruma sorumluluğundan beslenirdi ve kadın–erkek ayrımı yapılmadan aktarılan bu eğitim anlayışı, Türk toplumlarının yüzyıllar boyunca ayakta kalmasının en temel nedenlerinden biri olurdu.