Tarihin bazı anları vardır ki sadece bir felaketi değil, aynı zamanda bir medeniyetin nefes alışını, konuşma biçimini, korkularını ve gündelik sıradanlığını da mühürler işte İtalya’nın güneyinde, Napoli Körfezi’nin kıyısında yer alan ve bugün bir arkeoloji mucizesi olarak ayakta duran Pompei, tam olarak böyle bir kaderin içinden doğmuş, yıkımı sayesinde korunmuş, yok oluşuyla görünür hale gelmiş bir şehirdir. Pompei aslında bir trajedinin değil, sıradan bir günün hikayesidir sokaklarında sabah erken saatlerde açılan fırınların önünde taze ekmek sırası bekleyen insanlar forum meydanında siyaset tartışan tüccarlar, hamamlarda günün dedikodularını paylaşan komşular, villalarının avlularında su şırıltısını dinleyen varlıklı aileler ve duvarlara küçük aşklar, büyük vaatler yazan gençler vardı, yani Pompei bir imparatorluğun kalbi değil belki ama onun canlı nabzıydı.
Şehrin hemen yakınında yükselen ve o dönemde çoğu insanın sadece sıradan bir dağ olarak gördüğü Vezüv Yanardağı ise aslında binlerce yıl boyunca sessizliğini korumuş, içindeki basıncı sabırla büyütmüş bir doğa gücüydü. MS 79 yılında gerçekleşen o büyük patlama yalnızca lav püskürten bir olay değil, gökyüzünü karartan, havayı zehirli gazlarla dolduran, saatler içinde tonlarca kül ve ponza taşını şehrin üzerine yağdıran çok katmanlı bir felaketti ve insanlar ne olduğunu anlamaya çalışırken zaman adeta üzerlerine çöken bir perde gibi ağırlaşmıştı. Patlama başladığında ilk etapta gökten yağan taş parçaları çatılara düşüyor, sokakları dolduruyor ve kaçmaya çalışanların adımlarını yavaşlatıyordu ardından gelen sıcak gaz bulutları ve yoğun kül tabakası, nefes almayı neredeyse imkansız hale getiriyor, şehir yavaş yavaş karanlığa gömülüyor ve hayatın her detayı bir anda donmuş bir sahneye dönüşüyordu; işte bu nedenle Pompei bugün sadece bir arkeolojik alan değil, adeta zamanın kendisinin fotoğrafıdır.
Yüzyıllar boyunca toprağın ve külün altında saklı kalan şehir, 18. yüzyılda yeniden keşfedildiğinde arkeologlar için bir hazine sandığı gibi açılmıştı evlerin içindeki mutfak eşyaları, fresklerle süslü duvarlar, tiyatrolar, tapınaklar, genelevler, fırınlar, hatta yarım kalmış yemekler bile oradaydı ve en çarpıcı olanı, kaçamayan insanların beden boşluklarının alçı kalıplarla doldurulması sayesinde ortaya çıkan siluetlerdi, çünkü o boşluklar yalnızca bir ölüm anını değil, korkunun, şaşkınlığın ve çaresizliğin ifadesini de saklıyordu. Pompei’nin duvar resimleri ve mozaikleri ise Roma toplumunun estetik anlayışını, mitolojiye olan ilgisini ve günlük hayatın renkli tarafını gözler önüne serer tanrılar, efsaneler, tiyatro sahneleri, doğa betimlemeleri ve hatta erotik sahneler, o dönemin insanının dünyaya nasıl baktığını, neyi kutsal gördüğünü, neyi eğlence saydığını açıkça göstermektedir ve bu yönüyle Pompei, sadece taş ve kül değil, aynı zamanda kültürün kristalleşmiş halidir.
Şehrin sokak planı, kanalizasyon sistemi, su dağıtım hatları ve kamu yapıları Roma mühendisliğinin ne kadar gelişmiş olduğunu kanıtlarken evlerin büyüklük farkları ve dekorasyon çeşitliliği de sosyal sınıflar arasındaki uçurumu gösterir bir yanda geniş avlulu, fresklerle süslü villalar diğer yanda dar ve mütevazı yaşam alanları vardır ve bu karşıtlık, antik dünyanın da bugünkünden çok farklı olmadığını, insanlığın her çağda benzer eşitsizliklerle yaşadığını düşündürür. Pompei’yi özel kılan şey yalnızca dramatik sonu değildir onu benzersiz yapan, bir medeniyetin gündelik hayatını neredeyse bozulmadan bugüne taşıyabilmiş olmasıdır, çünkü çoğu antik şehirde sadece saraylar ve anıtlar kalırken, burada sıradan bir insanın mutfağı, duvardaki yazısı, kapı eşiğindeki ayak izi bile görülebilir ve bu detaylar, tarihi bir imparatorluk hikayesinden çıkarıp insani bir anlatıya dönüştürür.
Bugün Pompei’yi gezen bir ziyaretçi, taş sokaklarda yürürken aslında iki zaman arasında dolaşır bir yanda modern dünyanın merakı ve turistik kalabalığı, diğer yanda MS 79’un karanlık sabahı, çünkü her köşe başı insana şunu fısıldar medeniyet ne kadar güçlü görünürse görünsün, doğa karşısında kırılgandır ve insan ne kadar plan yaparsa yapsın, hayat bazen tek bir günde değişebilir. Pompei’nin hikayesi bu nedenle sadece bir felaket anlatısı değil, aynı zamanda insanlığın hafızasıdır bize hem teknolojinin ve kültürün ulaştığı noktayı, hem de doğanın karşı konulamaz gücünü gösterir ve belki de en önemlisi, yaşadığımız anın kıymetini hatırlatır, çünkü Pompei’de hayat sıradan bir sabah başlamış, fakat o sabah sonsuza dek sürmüştür.