Bu soru aslında tek bir düzlemde değil, mitolojik–dini anlatı, biyoloji, mantık ve bilim felsefesinin kesiştiği bir yerde duruyor. Çünkü gemiye doluşan hayvanlar anlatısı, en bilinen haliyle Nuh’un Gemisi bağlamında sembolik bir kurtuluş hikayesi olarak doğmuş olsa da, modern akılla bakıldığında eksik tür var mıydı? ve binemeyen bir tür bunu nasıl ispat edebilir? soruları, doğrudan kanıtlanabilirlik ve bilgi sınırları meselesine dönüşüyor.
Eğer bu anlatıyı biyolojik gerçeklik olarak ele alırsak, bugün bildiğimiz milyonlarca türün, özellikle mikroorganizmaların, parazitlerin, deniz canlılarının ve henüz keşfedilmemiş ya da nesli çoktan tükenmiş canlıların tamamının fiziksel olarak tek bir gemide temsil edilmesi zaten matematiksel ve ekolojik olarak imkansızdır. Bu da bize eksik türler var mıydı, sorusunun cevabını teknik anlamda evet, kaçınılmaz olarak vardı noktasına getirir.
Gemiye binemeyen bir tür bunu nasıl ispat edebilir?
Burada çok ince bir mantık kırılması vardır. Çünkü ispat dediğimiz şey, tanık, kayıt ya da iz gerektirir ve gemiye binemeyen, üstelik soyunu kaybetmiş bir tür için bu üçü de otomatik olarak yok olur, yani yok oluşun kendisi delili de yok eder, bu yüzden bu durum bilim felsefesinde negatif kanıt paradoksuna benzer bir yere düşer. Bir şeyin dışlandığını, o şey artık yoksa nasıl kanıtlarsın? Bu noktada üç olası ispat yolu konuşulabilir ama hiçbirinin mutlak olmadığını bilmek gerekir.
Dolaylı biyolojik izler; Fosil kayıtlarında, genetik akrabalık zincirlerinde ya da evrimsel boşluklarda açıklanamayan kopuşlar, bir zamanlar vardı ama bir noktada tamamen silindi, dediğimiz türlerin varlığına işaret edebilir. Bu, gemiye binemediğinin doğrudan değil ama sonuçtan geriye yürüyen bir ispatıdır.
Ekosistem boşlukları; Bazı ekolojik nişlerin tarihsel olarak dolu olması gerekirken bugün boş ya da yapay olarak doldurulmuş görünmesi, geçmişte var olup sürdürülememiş türlere dair sessiz kanıtlar üretir, yani türün kendisi konuşamaz ama yokluğunun yarattığı dengesizlik konuşur.
Anlatının sembolik doğası; Eğer anlatıyı literal değil, simgesel okursak, gemiye binemeyen türler aslında biyolojik değil, uyum sağlayamayan, değişime dirençli ya da zamanı dolmuş olan formları temsil eder ve bu durumda ispat biyolojik değil, anlamsal olur. Yani dışarıda kalan, zaten anlatının vermek istediği mesajın parçasıdır.
Gemiye binemeyen bir tür, kendi başına, ben dışlandım diyemez ama dünyanın bugün taşıdığı eksiklikler, kopukluklar ve geri dönmeyen boşluklar, onun yerine konuşur. Bu yüzden bu soru aslında hayvanlarla ilgili olmaktan çok, hangi hikayelerin hayatta kaldığına, hangilerinin sessizce silindiğine ve geriye kalanların tarihi nasıl yazdığına dair çok daha büyük bir sorudur. Gemiye binemeyenlerin ispatı, gemiye binenlerin anlattığı hikayede değil, anlatılmayan boşluklarda saklıdır.