Nemrut Dağı’nı keşfetmek, sıradan bir gezi yapmaktan çok, zamanla baş başa kalmayı kabul etmek gibidir, çünkü buraya çıkan yol yalnızca rakımı değil, insanın algısını da yavaş yavaş yükseltir ve zirveye ulaştığında seni karşılayan şey sadece dev heykeller değil, binlerce yıl öncesinden bugüne taşınmış bir görünür hafızadır. Türkiye'nin güneydoğusundaki Toros sıradağlarında, Adıyaman sınırlarının ötesinde yer alan, Nemrut Dağı bir arkeoloji harikasıdır. Asırlardır unutulan Nemrut Dağı'nın efsunlu zirvesi, o zamandan beri, her yıl şafakta ve alacakaranlıkta, güçlü taş başların altın renginde parıldadığı manzarasının saf büyüsüne şahit olmak için gelen binlerce ziyaretçinin hayal gücünü yakalamayı başarmıştır.
Nemrut, MÖ 1. yüzyılda Kommagene Kralı I. Antiochos tarafından tanrılarla kendi soyunu aynı düzlemde buluşturma iddiasıyla inşa ettirilmiştir. Zeus, Apollon, Herakles, Kommagene ve Antiochos’un kendisi yan yana oturur, başları gövdelerinden kopmuş olsa da bakışları hala dağın eteklerine hükmeder ve bu kopukluk bile insan eliyle kurulan kudretin zaman karşısındaki kırılganlığını sessizce anlatır.
Keşif genellikle gün doğumu ya da gün batımı saatlerinde yapılır. Doğu terasında güneş, taş yüzlerin arasından yükselirken gölgeler uzar, batı terasında ise ışık çekildikçe heykeller daha ağır, daha düşünceli görünür, bu yüzden Nemrut’ta yürürken insan farkında olmadan sesini alçaltır, çünkü burası yüksek sesle gezilecek bir yer değil, içinden konuşularak dolaşılan bir zirvedir.
Pratik olarak bakıldığında en uygun zaman Mayıs–Ekim arasıdır. Adıyaman ya da Kahta’dan araçla Karadut Köyü’ne kadar gelinir, son bölüm kısa ama nefes isteyen bir yürüyüştür, yanına rüzgar için kalın bir üst, mutlaka su ve mümkünse acele etmeyen bir ruh hali almak gerekir, çünkü Nemrut Dağı seni beklemez ama kendine uydurur. Kısacası Nemrut’u keşfetmek, sadece eski bir uygarlığı görmek değil, insanın tanrı olma arzusunun, zamanın ise buna verdiği cevabın tam ortasında durmaktır.