Kurt Hafızasının Doğduğu Dağlar [ 06 Ocak 2026 ]


Kurt Hafızasının Doğduğu Dağlar

Altay Dağları, haritalarda bir sıradağ olarak görünür ama Türk hafızasında bir coğrafya değil, başlangıç cümlesidir; çünkü Türk’ün hikayesi bir şehirde değil, bir ovada değil, bir sarayda hiç değil, dağın sessizliğinde, rüzgarın yön değiştirdiği eşiklerde ve geceleri uluyan bir kurt sesinin yankısında başlar. Altaylar, taşın konuşmayı öğrendiği, toprağın yalnızca üzerinde yürünmediği, aynı zamanda dinlendiği bir yerdir. Bu dağlar, insanın doğayı fethetmediği, doğayla eşitlendiği nadir alanlardan biridir. Altay’da dağ kutsaldır ama tapınılmaz; kurt rehberdir ama tanrılaştırılmaz; gökyüzü yücedir ama erişilmez değildir. Çünkü Türk düşüncesinde kutsal olan, ulaşılamaz değil, yaklaşılabilir ama haddini bilen bir mesafededir. Altaylar bu mesafenin adıdır. Türk mitolojisinde kurt, yalnızca bir hayvan değil, hafızayı taşıyan canlıdır. Asena anlatısı bir efsane değil, kolektif bilincin kodlanmış halidir; çünkü kurt, yaralıyı sırtında taşıyan, yok olmanın eşiğindeki soyun yönünü belirleyen, karanlıkta yol bilen bir bilinç figürüdür. Altaylar’ da kurt, avcı değildir; yol gösterendir. Sürüden kopanı cezalandıran değil, sürüyü hayatta tutan denge unsurudur.

Bu dağlarda insan, kendini merkeze koymaz. Altay insanı için “ben” hiçbir zaman evrenin merkezinde durmaz; merkez, dengedir. Yer ile gök arasındaki bağ, bir tapınakla değil, davranışla kurulur. Bu yüzden Altay kültüründe yazılı hukuk geç ortaya çıkmış, sözlü ahlak çok erken yerleşmiştir. Çünkü burada yasa, kağıtta değil, hafızada taşınır. Altaylar’ da zaman doğrusal değildir. Geçmiş, yaşanıp bitmiş bir şey olarak görülmez; atalar, geride kalmış figürler değil, bugünle birlikte yürüyen varlıklardır. Türk’ün “ata” anlayışı mezarda değil, rüzgardadır; bir dağ geçidinde, bir su kaynağında, bir hayvanın bakışında hissedilir. Bu yüzden Altaylar’ da insan yalnız kalmaz; çünkü yalnızlık bile kolektiftir.

Kurt burada bir totem değil, bir bilinç modelidir: sessiz ama uyanık, saldırgan ama gereksiz yere vahşi olmayan, özgür ama başıboş da olmayan. Türk’ün devlet kurma refleksi bile bu modelden gelir; güçlü ama geçici, sert ama adaleti önceleyen, kök salan ama çürümeye izin vermeyen bir yapı. Altaylar, bu siyasal bilinç tohumunun atıldığı yerdir. Altay Dağları’ndan çıkan Türk, dünyaya yayıldığında şehirler kurmuş, imparatorluklar inşa etmiş, dinler tanımış ama dağı unutmamıştır. Çünkü Altaylar bir mekan değil, geri dönülen bir iç pusuladır. Ne zaman yozlaşma başlasa, ne zaman merkez şişse, ne zaman söz bozulsa; Türk hafızası tekrar dağa bakar. Bu yüzden kurt uluması, yalnızca bir ses değil, uyarıdır.

Bugün Altaylar sessizdir; çünkü gürültü, hafızanın zayıfladığı çağlarda artar. Ama o sessizlik bir boşluk değil, bekleyiştir. Altaylar, Türk’ün unutması için değil, hatırlaması için vardır. Şehirler yıkılır, alfabeler değişir, sınırlar silinir; ama kurt hafızası dağda kalır. Ve belki de bu yüzden, Türk nereye giderse gitsin, içinde açıklayamadığı bir çağrı taşır. Ne bir ülkeye, ne bir bayrağa, ne bir isme bağlıdır bu çağrı. O çağrı, rüzgarın sert estiği, gecenin uzun olduğu ve bir kurdun uzaktan uluduğu Altaylar’ a aittir.