Manipülasyonda Takıntılı Durumlar. Manipülasyon, çoğu zaman anlık bir yönlendirme ya da kısa vadeli bir etki yaratma çabası gibi algılansa da, işin takıntılı boyutuna girildiğinde bu davranış biçimi artık bir strateji olmaktan çıkar, bireyin zihinsel mimarisine yerleşmiş kalıcı bir ihtiyaç, hatta kimliğini besleyen gizli bir motor haline dönüşür; çünkü takıntılı manipülasyon, karşı tarafı etkileme arzusundan çok, belirsizliğe tahammül edemeyen bir zihnin dünyayı kontrol edilebilir parçalara bölme çabasının sonucudur. Bu tür takıntılı durumlarda kişi, yalnızca insanları değil, olasılıkları, duyguları, tepkileri ve hatta sessizlikleri bile yönetmek ister; söylenmeyen cümleler, geciken mesajlar, beklenmedik mimikler ya da küçük davranış değişimleri, manipülatif zihinde büyüyerek tehdit unsurlarına dönüşür ve bu tehdit algısı, kişiyi sürekli olarak yeni senaryolar üretmeye, karşısındakinin zihnini önceden “okuduğuna” inanarak hamle yapmaya iter.
Takıntılı manipülasyonun en belirgin özelliği, kontrol ihtiyacının sevgi, ilgi ya da koruma gibi masum kavramların arkasına saklanmasıdır; kişi kendini çoğu zaman “sadece düşünüyorum”, “sadece önlem alıyorum” ya da “onu korumak istiyorum” gibi gerekçelerle aklar, oysa gerçekte yapılan şey, karşı tarafın özgür düşünme alanını daraltmak, kararlarını görünmez iplerle yönlendirmek ve zihinsel alanını sürekli işgal etmektir. Bu noktada manipülasyon, bir davranıştan ziyade bir zihinsel takıntı halini alır; manipülatif birey için en huzursuz edici durum, karşısındaki insanın öngörülemez olmasıdır ve bu öngörülemezlik, kişide yoğun bir kaygı yaratarak onu daha fazla sorgulamaya, daha fazla kontrol etmeye ve daha fazla müdahaleye sürükler, böylece manipülasyon bir kısır döngüye dönüşür.
Takıntılı manipülasyonda sıkça görülen bir diğer unsur, duygusal teyit bağımlılığıdır; manipülatif kişi, karşısındakinin davranışlarından sürekli olarak “hala bende mi?”, “beni seçiyor mu?”, “benim dediğim gibi mi hissediyor?” sorularına cevap arar ve bu cevaplar gelmediğinde ya da beklendiği gibi olmadığında, suçluluk yükleme, sessiz cezalandırma, geri çekilme ya da ani yakınlaşma gibi yöntemlere başvurarak dengeyi yeniden kendi lehine kurmaya çalışır. Bu durum, zamanla manipülatif kişinin gerçeklikle olan bağını da zedeler; çünkü sürekli olarak senaryo üreten, niyet okuyan ve sonuçları önceden kurgulayan bir zihin, karşısındaki insanı olduğu gibi görmek yerine, kendi korkularının ve beklentilerinin yansıması olarak algılamaya başlar ve böylece manipülasyon, ilişkisel bir sorun olmaktan çıkarak algısal bir bozulmaya dönüşür.
Takıntılı manipülasyonun en sessiz ama en yıkıcı yönü ise, kişinin bunu çoğu zaman bir sorun olarak görmemesidir; aksine, kendini “daha zeki”, “daha sezgisel” ya da “daha stratejik” olarak tanımlar ve kontrol edemediği bir dünyada ayakta kalmanın tek yolunun bu olduğunu düşünür, oysa bu yaklaşım, uzun vadede hem karşı tarafın duygusal bütünlüğünü hem de manipülatif kişinin içsel dengesini aşındırır. Sonuçta takıntılı manipülasyon, güçten değil korkudan beslenir; kaybetme korkusundan, değersiz kalma korkusundan, belirsizlik korkusundan ve en çok da kontrolsüz kalma korkusundan… Bu korkular fark edilmediği sürece manipülasyon yalnızca devam etmez, derinleşir ve kişi farkında olmadan kendi zihnini de esir alan görünmez bir hapishane inşa eder.
Ve belki de bu konunun en çarpıcı gerçeği şudur: Kontrol etmeye çalıştıkça dünya daha da kontrolsüz hissedilir, insanları yönlendirdikçe ilişkiler daha kırılgan hale gelir ve manipülasyon bir güç oyunu gibi görünse de, aslında içsel bir güvensizliğin en karmaşık dışavurumlarından biri olarak sessizce büyür.