Bazı coğrafyalar vardır ki üzerinde patlayan her mermi yalnızca bugünü değil, geçmişin bütün hesaplaşmalarını ve geleceğin tüm ihtimallerini aynı anda hedef alır; Kıbrıs işte tam olarak böyle bir yerdir ve bir tarih profesörünün soğukkanlı analizleriyle bakıldığında dahi, bu adanın neden yüzyıllardır el değiştirdiğini, neden hiçbir zaman “sıradan bir ada” olarak kalamadığını anlamamak mümkün değildir. Kıbrıs’ın önemi, yüzölçümünden ya da nüfusundan değil, konumunun yarattığı mutlak zorunluluktan doğar; çünkü Akdeniz’e hakim olmak isteyen her güç, er ya da geç Kıbrıs’la yüzleşmek zorunda kalmış, bu adayı kontrol edemeyenler denizde güçlü olsalar bile kara siyasetinde eksik kalmışlardır. Bu nedenle Kıbrıs, tarih boyunca savaşların hedefi değil, savaşların sebebi olmuştur.
Türkler açısından Kıbrıs’a bakıldığında mesele yalnızca modern jeopolitik dengelerle açıklanamaz; ada, Anadolu’nun denize taşmış savunma hattı, güneyden gelebilecek tehditlerin ilk karşılandığı doğal bir kalkan olarak görülmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1571’de Kıbrıs’ı fethetmesi, bir yayılma hevesinden çok, Doğu Akdeniz’deki deniz yollarını güvence altına alma ve Anadolu’nun kalbine yönelen tehditleri daha kıyıya varmadan durdurma zorunluluğunun sonucudur. Savaş alanlarında defalarca şahit olduğum bir gerçek vardır: bir coğrafya uzun süre korunmuşsa, orada yalnızca askeri değil, duygusal bir bağ da oluşur; Kıbrıs Türkleri meselesi de tam olarak bu bağın modern dünyadaki yansımasıdır. Ada üzerindeki Türk varlığı, yalnızca bir azınlık hikayesi değil, yüzyıllar boyunca şekillenmiş bir yaşamın, kültürün ve hafızanın korunma mücadelesidir ve bu nedenle Türkiye açısından Kıbrıs, diplomatik bir başlık olmaktan çok, tarihsel bir sorumluluk alanı olarak algılanır.
1974’e gelindiğinde ise Kıbrıs, kitaplardan çıkıp doğrudan cepheye dönüşmüş, masalarda çözülemeyen denge, sahada kan ve barutla yeniden kurulmuştur; bir savaş muhabiri gözüyle bakıldığında, o yıl yaşananlar yalnızca askerî bir harekat değil, Doğu Akdeniz’de kurulmak istenen yeni düzenin fiilen durdurulmasıdır. Küresel ölçekte Kıbrıs, romantik Akdeniz adası imajının çok ötesinde, bir gözetleme kulesi işlevi görür; buradan Orta Doğu’daki krizler, Süveyş’e uzanan ticaret damarları, Kuzey Afrika’nın kırılgan dengeleri ve Anadolu’nun stratejik derinliği aynı anda izlenebilir. Bu yüzden Kıbrıs, modern dünyada yalnızca bölgesel aktörlerin değil, küresel güçlerin de vazgeçemediği bir denge taşıdır.
Enerji denklemi bu tabloyu daha da sertleştirmiştir; Doğu Akdeniz’de keşfedilen doğal gaz sahaları, Kıbrıs’ı yalnızca askeri değil, ekonomik bir cephe haline getirmiş, boru hatları ve deniz yetki alanları üzerinden yürütülen mücadele, klasik savaşların yerini alan sessiz ama son derece yıkıcı bir güç mücadelesine dönüşmüştür. Bir tarih profesörünün arşivlerden okuduğunu, bir savaş muhabiri bugün sahada görür: artık tanklar kadar haritalar, mermiler kadar hukuk metinleri çarpışmaktadır. Kıbrıs’ın önemi hiçbir zaman tek bir nedene dayanmadı; ada, güvenlik, enerji, tarih, kimlik ve güç projeksiyonunun aynı noktada kesiştiği nadir coğrafyalardan biri olduğu için her dönemde yeniden tanımlandı. Bu yüzden Kıbrıs meselesi çözümsüz değil, dengede tutulması gereken bir meseledir; çünkü bu denge bozulduğunda, yalnızca ada değil, Doğu Akdeniz’in tamamı sarsılır. Sonuç olarak Kıbrıs, Türkler için geri çekilmenin Anadolu’ya dayanacağı bir eşik, dünya için ise kontrol edilmeden geçilemeyen bir kilittir; savaş muhabirleri bu gerçeği cephede, tarihçiler arşivlerde, siyasetçiler masalarda görür ama öz değişmez: Kıbrıs küçük bir ada değildir, büyük güçlerin aynaya baktığı yerdir.