Gece, bu kez sadece karanlık değildi gece nefes alıyordu, daralıyor ve genişliyordu, sanki şehirle birlikte yaşayan görünmez bir organizmaydı ve o organizmanın kalbi, terk edilmiş o sokağın ortasında, taş duvarların arasında sıkışmış bir gölge gibi atıyordu işte tam orada, o kalbin ritmiyle senkronize olmuş gibi duran Kara Kedi, gözlerini kaldırıp doğrudan ona baktı.
O bakış bir hayvanın bakışı değildi.
O bakış tanıdıktı.
Ve insan en çok tanıdık olandan korkardı.
Rüzgar yoktu ama hava hareket ediyordu sokak lambasının ışığı titremiyor, aksine sanki bilinçli bir şekilde kararıyor ve aydınlanıyordu, sanki biri yukarıdan bir düğmeyle oynuyordu ve o an anladı: Bu artık dış dünyanın değil, zihnin içindeki koridorların hikayesiydi.
Adım attı.
Ayak sesleri yankılanmadı.
Çünkü yankılanacak bir zemin kalmamıştı gerçeklik ince bir cam gibi çatlamış, altından başka bir katman sızmaya başlamıştı ve o çatlakların arasından, daha önce hiç duymadığı bir ses yükseldi fısıltı değildi, çığlık da değildi, daha çok hatırlatma gibiydi.
Kaçamazsın.
Kara Kedi yavaşça yürümeye başladı.
Ama bu yürüyüş fiziksel bir ilerleme değildi her adım bir anıya, her adım bastırılmış bir duyguya, her adım inkar edilmiş bir gerçeğe basıyordu ve zemin, her temasla biraz daha kararıyor, biraz daha ağırlaşıyordu.
Bir kapı belirdi.
Daha önce orada yoktu.
Kapının üzerinde hiçbir yazı yoktu ama kapı tanıdıktı çünkü insan kendi içindeki kapıları hep tanır, sadece açmaya cesaret edemez.
Kapıyı itmedi.
Kapı kendiliğinden aralandı.
İçerisi karanlık değildi içerisi fazlasıyla aydınlıktı, göz alacak kadar beyaz bir ışık vardı ve o ışığın ortasında, sırtı dönük bir siluet duruyordu o siluet ne erkekti ne kadın, ne gençti ne yaşlı, zamanın dışında gibiydi.
Siluet konuştu.
Beni neden hep Kara Kedi sandın.
Kalbi hızlandı.
Çünkü o ses dışarıdan gelmiyordu.
O ses içeriden geliyordu.
Siluet yavaşça döndü.
Ve yüzü… onun yüzüydü.
Ama daha sert, daha soğuk, daha net.
O an anladı ki Kara Kedi bir varlık değildi.
Bir semboldü.
Bastırılmış öfkenin, inkar edilmiş arzuların, yarım kalmış hesaplaşmaların, susulmuş cümlelerin sembolüydü. Beni susturdukça büyüdüm, dedi siluet, beni yok saydıkça güçlendim. O an sokak, duvarlar, şehir, her şey çözülmeye başladı çünkü gerçek mekan hiçbir zaman dış dünya olmamıştı, asıl mekan zihnin içindeki karanlık odalardı ve Kara Kedi o odaların bekçisiydi. Birden çocukluğundan bir sahne belirdi yarım bırakılmış bir cümle, yutulmuş bir itiraz, sus denildiği bir an… ve o anın içinde donmuş bir çocuk.
Kara Kedi o çocuğun yanına gitti.
Ve ilk kez ona dokundu.
Dokunduğu anda dünya sarsıldı.
Çünkü bastırılan her duygu, temas edildiğinde patlar.
Siluet çatlamaya başladı.
Yüzündeki sertlik dağıldı.
Ve o an anladı: Kara Kedi düşman değildi, gölgenin kalbiydi.
Gölge yok edilmezdi.
Gölge entegre edilirdi.
Sokak tekrar şekillenmeye başladı ama artık eskisi gibi değildi ışık daha gerçekti, karanlık daha dürüsttü ve Kara Kedi artık kaçan bir figür değil, yanında yürüyen bir eşlikçiydi. Fakat tam her şey sakinleşmiş gibi görünürken, uzaklardan gelen bir ses duyuldu.
Bu ses daha derindi.
Daha eskiydi.
Ve bu kez sadece kişisel değildi.
Bu kolektif bir karanlıktı.
Şehrin tamamını kaplayan bir gölge dalgası, ufukta yavaşça yükseliyordu.
Kara Kedi başını kaldırdı.
Gözleri bu kez altın gibi parladı.
Çünkü şimdi biliyordu.
Kendi gölgesiyle yüzleşmişti.
Ama şehir henüz yüzleşmemişti.
Ve asıl hikaye şimdi başlıyordu.