Evrenin matematiğinden söz etmek, yalnızca sayılarla ifade edilebilen bir düzeni anlatmak değil, varoluşun arkasında işleyen görünmez bir aklı, ölçüyle kaosu aynı anda barındıran derin bir sistemi okumaya çalışmaktır; çünkü evren, ilk bakışta rastlantıların ve savrulmaların hakim olduğu uçsuz bucaksız bir alan gibi görünse de, biraz dikkatle bakıldığında her hareketin, her tekrarın ve her sapmanın bile belirli bir dengeye ve orana bağlı olarak gerçekleştiği fark edilir. İnsanlık, evrenin matematiğini önce sezgiyle keşfetmiştir; gece ile gündüzün birbirini takip etmesi, Ay’ın düzenli evreleri, mevsimlerin belirli aralıklarla geri dönmesi, yıldızların gökyüzünde sabit desenler oluşturması, doğanın “tesadüf” kelimesiyle açıklanamayacak kadar tutarlı davrandığını gösterir. Bu tutarlılık, zamanla ölçmeye, ölçmek de sayılara dönüşmüş ve insan, evreni anlamanın yolunun onu sayılar üzerinden okumaktan geçtiğini fark etmiştir.
Matematik, bu noktada insan icadı olmaktan çıkar; o, evrenin kendi kendine konuştuğu dildir. Bir galaksinin spiral kollarında görülen oranla bir ayçiçeğinin tohum diziliminde karşılaşılan düzenin benzer olması, tesadüfi bir estetik değil, evrensel bir hesaplama biçiminin yeryüzüne yansımasıdır. Bu düzen, büyüyen sistemlerin en verimli şekilde var olabilmesi için izlediği doğal yolu gösterir; yani matematik burada bir zorunluluk değil, varoluşun en ekonomik ve en dengeli tercihi olarak karşımıza çıkar. Evrenin matematiği aynı zamanda denge ile gerilim arasındaki hassas çizgide ilerler. Atom çekirdeğinde protonlar birbirini iterken, onları bir arada tutan kuvvetlerin varlığı; yıldızların içindeki patlama eğilimiyle kendi ağırlıkları arasındaki mücadele; gezegenlerin uzaya savrulmadan yörüngede kalabilmesi için gereken kusursuz hız oranları, hep aynı gerçeği işaret eder: Evren, aşırılığa izin vermez. Bir değer biraz fazla ya da biraz eksik olduğunda, sistem ya çöker ya da tamamen başka bir biçime dönüşür. Bu yüzden matematik, evrende sadece düzenin değil, kırılganlığın da dilidir.
Kaos teorisi bile, adının aksine, matematiğin evrendeki hükmünü zayıflatmaz; tam tersine onu derinleştirir. Çünkü kaos, düzensizlik değil, öngörülmesi zor ama kurallara bağlı bir davranış biçimidir. Bir kelebeğin kanat çırpışının devasa sistemleri etkileme ihtimali, evrende her şeyin birbirine bağlı olduğunu ve bu bağların matematiksel ilişkilerle örüldüğünü gösterir. Küçük bir değişkenin büyük sonuçlar doğurabilmesi, evrenin rastgele değil, son derece hassas ayarlanmış bir yapı olduğunu kanıtlar. Zaman da evrenin matematiksel düzeninin bir parçasıdır. Işığın belirli bir hızla hareket etmesi, bu hızın aşılamaz bir sınır oluşturması ve zamanın bu sınıra bağlı olarak bükülmesi, evrenin yalnızca mekan üzerinden değil, zaman üzerinden de hesaplandığını gösterir. Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz yıldızlar, çoğu zaman geçmişin matematiksel izleridir; çünkü bize ulaşan ışık, o yıldızların şu anki halini değil, çok önceki bir anını taşır. Bu da evrenin, zamanı ileri doğru akan bir çizgi değil, ölçülebilir ve hesaplanabilir bir boyut olarak kullandığını ortaya koyar.
Evrenin matematiği, insan bilincine dair de derin bir mesaj taşır. İnsan zihni, sayıları anlayabildiği ölçüde evreni kavrayabilir ve bu tesadüf değildir; çünkü insan, evrenin dışında duran bir gözlemci değil, onun matematiksel yapısının bir parçasıdır. Kalp atışındaki ritim, beynin elektriksel frekansları, DNA’nın kendini kopyalama biçimi, hep aynı düzen fikrinin biyolojik ölçekteki yansımalarıdır. İnsan bedeni, evrensel matematiğin yaşayan bir formülüdür. Ancak evrenin matematiği, kesinlik kadar belirsizliği de içerir. Kuantum düzeyinde olasılıkların hakim olması, her şeyin önceden yazılmış katı bir senaryoya bağlı olmadığını, ama bu belirsizliğin bile belirli sınırlar içinde gerçekleştiğini gösterir. Yani evren, ne tamamen kaderdir ne de tamamen rastlantı; o, olasılıklarla çalışan ama sınırlarını matematikle çizen bir sistemdir.
Sonuçta evrenin matematiği, yalnızca fizikçilerin, astronomların ya da matematikçilerin uğraş alanı değildir; bu matematik, insanın kendini anlaması için de bir anahtardır. Düzen arayışı, denge ihtiyacı, tekrar eden döngüler ve kaçınılmaz dönüşümler, hem gökyüzünde hem insan hayatında aynı dili konuşur. Evren sayılarla yazılmış olabilir, ancak bu sayılar soğuk ve cansız değildir; aksine, varoluşun ritmini, sınırlarını ve anlamını taşıyan sessiz ama derin bir anlatıdır.