Kadına şiddet, yalnızca bir bireyin diğerine uyguladığı fiziksel ya da psikolojik zarar değil bir toplumun vicdanında açılmış, üzeri çoğu zaman gelenek, suskunluk ve korku ile örtülmeye çalışılan derin bir yaradır ve bu yara iyileşmediği sürece hiçbir medeniyet kendini gerçekten gelişmiş sayamaz, çünkü şiddetin olduğu yerde ne adalet tamdır ne de insanlık bütündür. Şiddet denildiğinde çoğu insanın zihninde yalnızca darp izleri morluklar, kırık kemikler canlanır oysa şiddet bazen bir cümlede saklıdır, bazen küçümseyen bir bakışta, bazen ekonomik özgürlüğün bilinçli olarak elinden alınmasında, bazen de sen yapamazsın diye fısıldanan bir inanç kırıntısında büyür ve görünmeyen zincirler, görünen kelepçelerden çok daha ağır olabilir.
Kadına yönelik şiddetin kökleri çoğu zaman bireysel öfke patlamalarının ötesine geçer güç dengesizliğinin, yanlış öğretilmiş erkeklik kalıplarının itaat beklentisinin ve duygusal yetersizliğin iç içe geçtiği bir yapının içinde filizlenir ve bu yapı nesilden nesile aktarıldığında şiddet sıradanlaşır normalleşir, hatta bazen haklı gösterilmeye çalışılır ki asıl tehlike tam da bu normalleşme anında başlar. Bir kadının hayatı üzerindeki kontrolünü elinden almak, onun kararlarını küçümsemek, sosyal çevresini kısıtlamak, kıyafetine, gülüşüne, hayallerine müdahale etmek fiziksel bir darbe kadar görünür olmayabilir ama ruh üzerinde bırakılan izler çoğu zaman daha kalıcıdır, çünkü beden zamanla iyileşir fakat sürekli aşağılanmış bir benlik duygusu kendini onarmakta zorlanır.
Şiddetin en yıkıcı tarafı yalnızca mağduru değil, çevresindeki çocukları, aileyi ve hatta toplumsal hafızayı etkilemesidir şiddetin gölgesinde büyüyen bir çocuk, ya korkuyu öğrenir ya da gücü yanlış tanımlar ve böylece döngü devam eder, oysa sevginin, saygının ve eşitliğin öğretildiği bir ortamda büyüyen birey, ilişkilerinde kontrolü değil karşılıklı değeri arar. Kadına şiddetle mücadele etmek yalnızca yasalar çıkarmakla sınırlı kalamaz elbette güçlü hukuki yaptırımlar caydırıcıdır ve olmalıdır, fakat asıl dönüşüm zihniyet değişiminde başlar, çünkü bir toplum kadını birey olarak değil de sahip olunacak bir nesne gibi gördüğü sürece yasalar kağıt üzerinde kalır ve gerçek dönüşüm eğitimle, farkındalıkla, empatiyle mümkün olur.
Empati, bu karanlık döngüyü kırabilecek en güçlü anahtarlardan biridir bir insanın karşısındaki kişinin korkusunu, çaresizliğini, hayal kırıklığını hissedebilmesi, onu incitmeden önce durabilmesini sağlar ve belki de şiddetin panzehiri tam da bu durma anında, yani öfkenin eyleme dönüşmediği o saniyede saklıdır. Toplum olarak sormamız gereken soru şudur. Gücü neden baskıyla eşitliyoruz, sevgiyi neden kontrolle karıştırıyoruz ve sessiz kalmanın aslında taraf olmak anlamına geldiğini neden bu kadar geç fark ediyoruz çünkü şiddet yalnızca uygulayanın değil, görüp susanın da sorumluluğunu içinde taşır ve suskunluk çoğu zaman şiddetin en sadık müttefikidir.
Kadına şiddetin olmadığı bir dünya hayal değil fakat bu hayal, bireysel sorumlulukla, kolektif bilinçle ve en önemlisi kadınların sesine gerçekten kulak vermekle mümkündür, çünkü bir toplumun gerçek gücü, en savunmasız görünen bireyini ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür ve kadınların korkmadan, bastırılmadan, özgürce yaşayabildiği bir toplum aslında herkes için daha güvenli bir yerdir. Unutulmamalıdır ki sevgi, baskı kurmaz saygı, korkutmaz güç, ezmez ve gerçek değer, bir başkasını küçülterek değil, yan yana yürüyebilme cesaretiyle ortaya çıkar kadına şiddetin son bulduğu gün, yalnızca kadınlar değil, insanlık da biraz daha iyileşmiş olacaktır.