Seviyor ama bunu bir cümleye sığdıracak kadar cesur değil; çünkü sevgi, onun zihninde bir bağlanma ihtimali değil, bir özgürlük kaybı ihtimali olarak yankılanıyor ve bu yankı, geçmişten kalma korkularla birleştiğinde kalbini bir geri vites gibi sürekli çalışır halde tutuyor. Gitmek istemiyor, ama kalmak da ona dar geliyor; yanında olsun istiyor sevdiği insan, hep orada dursun, uzaklaşmasın, başkasına bakmasın, ama kendisi için çizdiği sınırlar aynı cömertlikte değil, çünkü o sınırlar tek kişilik bir özgürlük tanımı üzerine kurulmuş.
Bu yüzden hayatını iki ayrı masada oynuyor: birinde gerçek duygular sessizce oturuyor, diğerinde ihtimaller gürültüyle dolaşıyor. Flört ediyor, yeni yüzler tanıyor, başka olasılıkların varlığından besleniyor, çünkü bu ona hala “seçme hakkım var” hissini veriyor; oysa ironik olan şu ki, seçtikçe kayboluyor, çoğalttıkça eksiliyor, dağıldıkça tek bir kişiye daha fazla bağlanıyor. Gülüyor, mesajlar atıyor, küçük heyecanlar biriktiriyor ama gece olduğunda aklının döndüğü tek yer, onu gerçekten seven kişinin sessizliği oluyor. Kaçtığı şey sevgi değil aslında; kaçtığı şey, sevginin ondan isteyebileceği sorumluluk, yüzleşme ve dürüstlük ihtimali.
Çünkü birini gerçekten sevmek, kendinle ilgili bahaneleri yavaş yavaş kaybetmek demek ve bu, özgürlükle karıştırılan başıboşluğun konforunu tehdit ediyor. Bu yüzden hep bir adım geride duruyor, tam yaklaşacakken yön değiştiriyor, tam bağlanacakken dikkatini başka bir ihtimale çeviriyor; sevdiğini kaybetmek istemediği için onu hep yakınında tutuyor ama kendini kaybetmemek için ona asla tam olarak gitmiyor. Sevilen kişi ise bu oyunun farkında olmadan, beklemenin incelikli bir yorgunluğunu öğreniyor; ne terk edilmiş hissediyor ne de gerçekten seçilmiş, çünkü ortada bir gitme yok ama bir kalma da yok.
Bu belirsizlik, zamanla sevgiyi sorguya çeviriyor, güveni aşındırıyor ve en çok da “neden yetmiyorum” sorusunu sessizce büyütüyor. Oysa sorun yetmekle ilgili değil; sorun, karşısındaki kişinin kendi iç boşluğunu tek bir cesur kararla doldurmaya hazır olmaması. Bu hikayede en acı gerçek şu: Kaçan taraf, aslında kaçtıkça kaybettiğini fark etmiyor; tutmaya çalıştığı şey bir insan değil, kendi konfor alanı. Ve sevilen kişi, bir gün gitmeye karar verdiğinde, bu karar bir intikam değil, gecikmiş bir özsaygı oluyor. Çünkü sevgi, yarım duruşları uzun süre tolere edebilir ama sonsuza kadar beklemez; özgürlük ise başkalarının kalbini askıda bırakarak korunmaz.