İlk bakışta insanı irkilten ama derinine inildiğinde hem inanç hem de insanlık haliyle ilgili çok katmanlı bir düşünme alanı açan bir düşüncedir, çünkü dini anlatılarda İsrafil, emri bekleyen, vakti kendisine ait olmayan, görevi kesin ama zamanı kendisine bırakılmamış bir varlık olarak tasvir edilir ve bu hal, acele etmeyen fakat hazır olan bir bilincin sembolü gibidir.
İnanç perspektifinden bakıldığında, İsrafil’in sûra üflemesi bir arzuya, bir isteğe ya da bir özleme değil, ilahi iradenin mutlak zamanlamasına bağlıdır, dolayısıyla özlem kelimesi burada mecazi bir kapı aralar ve bize İsrafil’i değil, aslında onu düşünürken kendi halimizi anlatır, çünkü beklemekle yükümlü olmak ama başlatma yetkisine sahip olmamak, insanın da en sık yaşadığı varoluşsal durumlardan biridir.
Psikolojik düzlemde ise bu paradoks çok tanıdıktır. İnsan da çoğu zaman büyük bir kırılmanın, köklü bir değişimin ya da her şeyi sıfırlayacak bir anın hayalini kurar ama aynı anda o anın gelmesinden korkar, düzenin bozulmasını isterken kaosun ağırlığını taşıyamayacağını bilir, bu yüzden hem sonu bekler hem de sonun gelmemesi için günlük hayatın küçük alışkanlıklarına tutunur.
Sosyal açıdan bakıldığında ise sûr fikri, toplumların kolektif olarak beklediği ama dillendirmeye çekindiği dönüşümleri hatırlatır. Yani adaletin yeniden kurulacağı, yanlışların hesabının sorulacağı, herkesin aynı anda durup düşünmek zorunda kalacağı büyük anlar arzulanır ama bu arzunun bedeliyle yüzleşmekten kaçınılır, çünkü büyük hesaplaşmalar sadece kötülere değil, susanlara ve alışanlara da dokunur.
Buradaki asıl paradoks ise, İsrafil anlatısı, sabrın ve teslimiyetin en saf halini temsil ederken, insan bu anlatıyı kendi iç aceleciliğiyle okur. Bir şey olsun ister, bir şey bitsin ister, bir şey başlasın ister ama kendi payına düşecek sorumluluğu düşünmeden, bu yüzden “İsrafil’in sûra özlemi” dediğimiz şey aslında insanın, kendi içinde susturamadığı değişim arzusunu kutsal bir sembole yansıtma biçimidir.
Bu durum ne inancı hafife alır ne de kutsalı insanileştirir. Aksine kutsal anlatıların neden yüzyıllardır canlı kaldığını gösterir, çünkü İsrafil’i düşünürken insan kendi bekleyişini, kendi çelişkisini ve kendi sabırsızlığını görür ve belki de bu yüzden sûrun sesi henüz duyulmamışken bile, o sessiz bekleyiş hali, hem bireysel hem toplumsal olarak en yüksek sınavlarımızdan biri olmaya devam eder