19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’nin Arap coğrafyasında etkili olmuş, hem aşiret liderliği hem de askeri siyasi kimliğiyle öne çıkmış bir figürdür ve özellikle Irak Suriye çöllerinde etkin olan büyük Şammar aşiretinin önde gelen isimlerinden biri olarak, dönemin karmaşık güç dengeleri içinde yalnızca yerel bir lider değil, aynı zamanda Osmanlı merkezi yönetimi ile bölge halkı arasında bir köprü görevi üstlenmiştir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde, imparatorluk içten ve dıştan kuşatılmışken, İngilizlerin Ortadoğu’daki planları hız kazanmış, Arap coğrafyasında çeşitli isyan ve ayrılık hareketleri teşvik edilmiş, birçok aşiret liderine bağımsızlık, krallık ya da geniş yetkiler vaat edilmiştir, işte bu dönemde Üceymi Sadun Paşa’nın önüne de benzer teklifler getirilmiş, özellikle İngilizlerin bölgedeki hakimiyet planları çerçevesinde kendisine krallık ya da yarı bağımsız bir yönetim vaat edildiği iddia edilmiştir.
Ancak Üceymi Sadun Paşa’nın tavrı, dönemin birçok liderinden farklı olmuştur o, kişisel iktidar ve taç hayaline kapılmak yerine, Osmanlı Devleti’ne ve daha sonra Anadolu’da yükselen Milli Mücadele ruhuna yakın bir çizgide durmuş, imparatorluğun dağılma sürecinde bile sadakati tercih etmiş ve kendi halkının geleceğini emperyal güçlerin vaat ettiği geçici iktidar oyunlarına teslim etmemiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da başlattığı bağımsızlık mücadelesi sırasında, Osmanlı subaylarıyla temas halinde olan ve bölgedeki dengeleri yakından takip eden Üceymi Sadun Paşa, Anadolu’daki direnişi bir Türk’ün son direnişi olarak değil, ortak bir kader mücadelesi olarak değerlendirmiş, çölün ortasında yaşayan aşiretlerin kaderi ile Anadolu’nun kaderi arasında bağ kurmuş ve bu yaklaşımı onu yalnızca bir aşiret reisi değil, stratejik bir aktör haline getirmiştir.
Onun kral olmayı reddetmesi meselesi, tarihi belgelerde romantik bir hikaye biçiminde değil, daha çok siyasi tercihler ve güç dengeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir zira İngilizlerin bölgeyi manda sistemiyle kontrol altına alma planları doğrultusunda bazı yerel liderlere yetki ve statü teklif ettiği bilinmektedir, fakat Üceymi Sadun Paşa’nın bu planlara mesafeli durduğu ve Osmanlı sonrası dönemde de Türklerle bağını koparmadığı görülmektedir, bu da onu dönemin birçok fırsatçı figüründen ayıran en önemli özelliktir. Çöl Aslanı lakabı, onun hem fiziksel cesaretini hem de siyasi direncini simgeler çünkü o, bir yandan aşiretler arası dengeyi korumaya çalışırken diğer yandan emperyal güçlerin baskısına karşı durmaya çalışmış, çöl coğrafyasının sertliği içinde şekillenen karakteriyle, güç karşısında eğilmenin değil, onurla ayakta kalmanın temsilcisi olmuştur.
Onun hayatı, yalnızca bir sadakat hikayesi değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun parçalanma sürecinde yerel liderlerin nasıl zor tercihlerle karşı karşıya kaldığının da bir örneğidir çünkü o dönemde birçok lider ya İngilizlerle ya Fransızlarla iş birliği yaparak kısa vadeli iktidarlar elde etmiş, fakat uzun vadede halklarının bağımsızlık alanı daralmış, oysa Üceymi Sadun Paşa’nın tercihi, belki kişisel iktidar anlamında kazanç getirmemiş ancak tarihsel hafızada onurlu bir yer bırakmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ile doğrudan cephe arkadaşı olup olmadığı konusu tarihçiler arasında net belgelerle sınırlıdır ancak Milli Mücadele döneminde Anadolu hareketine sempati duyduğu ve Türklerle bağını koruduğu yönünde anlatımlar bulunmaktadır, bu da onun adının Anadolu direnişiyle birlikte anılmasına neden olmuştur.
Sonuç olarak Üceymi Sadun Paşa’nın hikayesi, bir taç ile bir onur arasında yapılan tercihin hikayesidir çölün ortasında yükselen bir liderin, emperyal vaatlere sırt çevirip kardeşlik bağını seçmesinin, tarih sahnesinde nasıl bir karakter portresi bıraktığını gösteren güçlü bir örnektir ve bu nedenle o, yalnızca bir aşiret reisi değil, sadakat ve direnç sembolü olarak anılmaya devam etmektedir.