Gurabahane-i Laklakan (Kimsesiz Leylekler Hastanesi) [ 16 Şubat 2026 ]


Gurabahane-i Laklakan (Kimsesiz Leylekler Hastanesi)

19. yüzyılda Bursa’da varlığı kaydedilen Gurabahane-i Laklakan, Osmanlı toplumunun hayvanlara bakış açısını anlamak açısından son derece dikkat çekici bir örnek olarak karşımıza çıkar. Çünkü adı kelime anlamıyla; kimsesiz leylekler hastanesi, olan bu yapı, göç sırasında yaralanan, kanadı kırılan ya da çeşitli sebeplerle uçamaz hale gelen leyleklerin bakımının üstlenildiği özel bir barınma ve tedavi alanı olarak anlatılmakta, dönemin şehir kültüründe sıradan bir hayır faaliyeti olmanın ötesinde, merhamet anlayışının sembolik bir ifadesi niteliği taşımaktadır.

Osmanlı toplumunda leylekler yalnızca bir kuş türü olarak görülmez, özellikle göçmen olmaları sebebiyle misafir kabul edilir ve kutsal topraklara gidip geldiklerine inanıldığı için saygıyla anılırlardı. Bu nedenle Bursa gibi göç güzergahı üzerinde bulunan şehirlerde yaralı leyleklere sahip çıkılması, dini ve kültürel değerlerle beslenen bir toplumsal refleks haline gelmiş, bu anlayışın somut bir yansıması olarak da Gurabahane-i Laklakan adı verilen bakım alanının ortaya çıktığı rivayet edilmiştir.

Seyyah anlatılarında ve Bursa şehir kayıtlarında adı geçen bu yapı, bugünkü anlamda tam teşekküllü bir veteriner hastanesi olarak değil, daha çok yaralı leyleklerin barındırıldığı, beslendiği ve iyileşene kadar korunduğu mütevazı bir bakım evi şeklinde tasvir edilir. Özellikle Haffaflar Çarşısı civarında bulunduğuna dair bilgiler aktarılırken, yapının fiziksel kalıntılarının günümüze ulaşmamış olması, konunun zaman zaman şehir efsanesi sanılmasına yol açsa da, tarihsel referanslar bu uygulamanın tamamen hayal ürünü olmadığını göstermektedir.

Bugün aynı isimle faaliyet gösteren bir yapı bulunmamakla birlikte, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yaralı yaban hayvanlarının rehabilitasyonu için kurulan merkezler, geçmişteki bu merhamet geleneğinin modern yansımaları olarak görülebilir. Dolayısıyla Gurabahane-i Laklakan anlatısı yalnızca bir tarih anekdotu değil, bir medeniyetin canlılara yaklaşım biçimini yansıtan sembolik bir hatıra olarak değerlendirilmeli ve bize, insanın doğayla kurduğu ilişkinin geçmişte ne kadar kapsayıcı bir duyarlılık taşıyabildiğini hatırlatmalıdır.