Günümüze ulaşan en eski yazılı edebiyat örnekleri antik Mezopotamya uygarlıklarına aittir. Bu geleneğin en bilinen ve en kapsamlı eseri olan Gılgamış Destanı, Sümer kökenli anlatıların Akadca, Babilce ve Asurca tabletlerde derlenmiş haliyle insanlık tarihinin ilk büyük edebi yapıtı olarak kabul edilir, çünkü yalnızca kralların ve tanrıların hikayesini anlatmakla kalmaz, dostluk, ölüm korkusu, ölümsüzlük arayışı ve insan olmanın sınırları gibi bugün hala geçerliliğini koruyan varoluşsal soruları merkeze alarak edebiyatın temel işlevinin yani insanın kendini anlamasının çok erken bir dönemde şekillendiğini gösterir.
Bu metinler, M.Ö. 3. binyılın sonlarına tarihlenen kil tabletler üzerine çivi yazısıyla kaydedilmiş olup, edebiyatın başlangıcının sözlü anlatıdan yazılı kültüre geçişle nasıl dönüştüğünü açık biçimde gösterir. Destanın farklı versiyonlarının farklı şehirlerde ve dönemlerde yeniden yazılması, Mezopotamya toplumlarında edebiyatın sabit değil yaşayan bir gelenek olduğunu, her kuşağın metni kendi inançları, korkuları ve siyasal düzeni doğrultusunda yeniden yorumladığını ortaya koyar, bu yönüyle Gılgamış Destanı yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda tarihsel bilinç ve kültürel hafızanın da erken bir taşıyıcısıdır.
Ayrıca Gılgamış Destanı, sonraki uygarlıkların mitolojik ve edebi anlatıları üzerinde derin izler bırakmıştır. Tufan anlatısının Tevrat’taki Nuh hikayesiyle benzerliği, kahramanın ölümsüzlük arayışının Antik Yunan destanlarındaki kader temasıyla örtüşmesi ve insan–tanrı ilişkilerinin ahlaki sınırlar üzerinden kurulması, bu eserin yalnızca ilk değil, aynı zamanda kurucu bir metin olduğunu gösterir, yani bugün edebiyatta hala tartıştığımız pek çok temel meselenin kökeni, insanlığın yazıyla ilk kez kendini anlattığı bu topraklara kadar uzanır.