Zaman, duvardaki saatin tik takları arasında ilerleyen mekanik bir düzenek değil, evrenin dokusuna işlenmiş, kütleyle bükülen, hızla esneyen ve bilinçle anlam kazanan bir boyuttur biz onu sabah işe yetişmeye çalışırken saniyeler halinde hissederiz ama galaksiler onun içinde milyarlarca yıl boyunca ağır ağır dans eder ve modern fizik bize şunu söyler zaman düz bir çizgi değildir, eğilebilir, yavaşlayabilir, hatta göreceli olarak farklı akabilir. 20, yüzyılın başında Albert Einstein, görelilik kuramıyla insanlığın zaman algısını kökten değiştirdi çünkü onun denklemleri, ışık hızına yaklaşıldığında zamanın yavaşladığını, güçlü kütle çekim alanlarında ise saatlerin farklı hızlarda çalıştığını matematiksel olarak ortaya koydu ve bu yalnızca teorik bir şiir değil, bugün GPS uydularında her gün yapılan düzeltmelerle doğrulanan somut bir gerçektir, yani yüksek hızlarda veya devasa kütlelerin yakınında zaman gerçekten farklı akar ve bu durum teknik olarak geleceğe doğru tek yönlü zaman yolculuğunun mümkün olduğunu gösterir.
Ancak burada romantik bir yanılgı başlar çünkü teorik olarak mümkün olan her şey pratikte gerçekleştirilebilir değildir, zira ışık hızına yaklaşabilmek için gereken enerji miktarı insanlığın şu anki teknolojik kapasitesinin çok ötesindedir ve kara deliklerin yakınında zamanın yavaşladığını bilmek, onların çevresinde güvenli bir yolculuk yapabileceğimiz anlamına gelmez, çünkü o bölgeler aşırı radyasyon, yoğun çekim kuvvetleri ve ölümcül fiziksel koşullarla doludur. Bu noktada devreye solucan delikleri girer matematiksel olarak uzay zamanın iki farklı noktasını birbirine bağlayabilecek köprüler olarak tasarlanan bu yapılar, teorik fizikte heyecan verici çözümler sunar fakat onların kararlı kalabilmesi için egzotik madde adı verilen ve negatif enerji yoğunluğuna sahip olduğu varsayılan bir maddeye ihtiyaç duyulur ki bu madde henüz gözlemsel olarak doğrulanmamıştır, yani kağıt üzerindeki kapılar, fiziksel dünyada henüz açılmış değildir.
Peki ya CERN dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarı olan ve bünyesinde Large Hadron Collider bulunan bu devasa araştırma merkezi gerçekten zamanı mı arıyor, yoksa insanlığın en eski efsanesine bilimsel bir anahtar mı yapmaya çalışıyor Gerçek şu ki CERN’de yapılan çalışmaların temel amacı zaman makinesi üretmek değil, evrenin en küçük yapı taşlarını anlamaktır; protonların ışık hızına çok yakın hızlarda çarpıştırılması, Büyük Patlama’dan sonraki ilk anların fiziksel koşullarını yeniden oluşturmak ve Higgs bozonu gibi temel parçacıkları gözlemlemek içindir, çünkü maddeyi anlamadan zamanı anlamak mümkün değildir ve Standart Model’in sınırlarını test etmek, karanlık maddeye dair ipuçları aramak ya da madde anti madde asimetrisini çözmek, bilimin resmi hedefleri arasında yer alır.
Bilim insanlarının yayınladığı hakemli makalelerde zaman yolculuğuna yönelik gizli bir proje yer almaz ve CERN gibi binlerce araştırmacının çalıştığı, uluslararası denetime açık bir kurumda devasa bir zaman makinesi'nin saklanabilmesi sosyolojik ve bilimsel açıdan son derece düşük bir olasılıktır çünkü modern bilim, kapalı bir lonca değil, küresel bir iş birliği ağıdır ve sonuçlar dünya çapında yüzlerce bağımsız ekip tarafından incelenir. Yine de insan zihni şu soruyu sormaktan vazgeçmez eğer mümkün olsaydı, bize söylerler miydi. Bu soru, bilimin sınırlarından çok insan psikolojisinin karanlık koridorlarına aittir tarih boyunca bazı teknolojilerin askeri gerekçelerle gizlendiği doğrudur, ancak zaman yolculuğu gibi evrenin temel yasalarını sarsacak bir keşif, yalnızca stratejik bir sır olarak kalamazdı, çünkü bu ölçekte bir teknolojinin enerji gereksinimi ve fiziksel etkileri gezegen ölçeğinde hissedilir olurdu ve farklı ülkelerin bağımsız araştırma merkezleri aynı fenomeni gözlemleyerek gerçeği ortaya çıkarırdı.
Öte yandan geçmişe yolculuk meselesi, yalnızca teknik değil, nedensellik açısından da büyük bir problemdir çünkü eğer geçmişe dönüp bir olayı değiştirirseniz, o değişikliğin sizi o yolculuğu yapmaya iten koşulları ortadan kaldırması gibi paradokslar doğar ve Stephen Hawking bu nedenle Chronology Protection Conjecture adını verdiği varsayımı öne sürerek evrenin kendi zaman çizgisini koruyan mekanizmalara sahip olabileceğini savunmuştur, yani doğa, kendi hikayesinin geri sarılmasına izin vermeyecek bir güvenlik sistemi kurmuş olabilir. Bugünkü bilimsel tabloya baktığımızda şunu söyleyebiliriz geleceğe doğru zaman yolculuğu görelilik sayesinde teorik ve deneysel olarak doğrulanmış bir olgudur ancak pratikte uygulanabilir değildir geçmişe yolculuk ise bazı matematiksel çözümlerde görünse de fiziksel olarak kanıtlanmış değildir ve CERN’in resmi çalışmaları zaman makinesi üretmeye yönelik değildir.
Fakat belki de en büyüleyici gerçek şudur biz zaten her gece gökyüzüne baktığımızda geçmişi izliyoruz, çünkü teleskoplarımız milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksilerin eski ışığını yakalar ve o ışık bize ulaştığında, aslında evrenin arşivini canlı yayında izliyor oluruz yani zaman yolculuğu bir makineyle değil, ışığın taşıdığı hatıralarla gerçekleşir ve biz evrenin geçmişini gözlerimizle okuyan canlı tanıklarız. Belki zaman bir kapı değildir belki bir ayna bile değildir belki zaman, evrenin nabzıdır ve biz o nabzın atışlarını anlamaya çalışan küçük ama inatçı bir bilinç kıvılcımıyız, CERN’in yeraltındaki dev halkaları, kara deliklerin suskun ağızları ve Einstein’ın denklemleri arasında dolaşırken aslında tek bir sorunun etrafında dönüyoruz geçmişe mi dönmek istiyoruz, yoksa henüz yaşamadığımız geleceği mi anlamak istiyoruz.
Ve belki de asıl tehlikeli keşif, zamanı bükmek değil, onu gerçekten kavramaktır çünkü zamanı anlayan bir uygarlık, yalnızca geçmişine değil, kaderine de hükmetmeye başlar.