Duygularla temas, insanın kendisine karşı söylediği en dürüst cümledir; çünkü bu temas, ne bir tekniğin mekanik uygulanışı ne de kısa vadeli bir rahatlama vaadidir, aksine insanın kendi iç iklimine adım atması, orada esen rüzgarı hissetmesi ve yağmurdan kaçmak yerine yağmurun altında durmayı göze almasıdır. Modern hayat, duyguları hızla etiketleyip bir kenara kaldırmayı öğretirken, duygularla temas bu aceleyi reddeder; “geçsin” demeden önce “buradasın” demeyi, bastırmadan önce tanımayı, kaçmadan önce dinlemeyi talep eder.
Bir araştırmacının not defteri gibi yaklaşır bu sürece insan; yargı dağıtmaz, sonuç çıkarmaya çalışmaz, sadece gözlemler. Öfke geldiğinde onun sertliğini, göğüste yarattığı basıncı, çenede sıkışan kasları fark eder; kaygı belirdiğinde mideye çöken ağırlığı, nefesin yüzeyselleşmesini izler; hüzün uğradığında omuzlara çöken sessizliği, gözlerin arkasında biriken nemi tanır. Bu tanıma hali, duyguyu büyütmez; tam tersine, ona hak ettiği kadar alan açtığı için taşmasını engeller. Duygu, görülmediğinde bağırır; görüldüğünde ise çoğu zaman sessizleşir.
Duygularla temasın en kritik noktası, duyguyla özdeşleşmemeyi öğrenmektir; “öfkeliyim” demekle “öfke var” demek arasındaki ince fark, insanın içsel özgürlüğünü belirler. Birincisi kimliği duygunun eline teslim eder, ikincisi ise duyguyu misafir eder. Misafir ağırlanır ama evin anahtarları teslim edilmez. İşte bu mesafe, insanın tepkilerinin otomatikleşmesini durdurur; kelimeler ağızdan fırlamadan önce bir boşluk yaratır, davranışın kaderini değiştiren o küçük aralığı açar.
Bu temas aynı zamanda bedenseldir; çünkü duygular zihinde doğsa da bedende yaşar. Bastırılan her duygu, bir kasın hafızasına, bir nefes alışının kısalığına, bir duruş bozukluğuna yerleşir ve zamanla “sebebi bilinmeyen” ağrılara, yorgunluklara dönüşür. Duygularla temas, bedene kulak vermeyi öğretir; bedenin dili çözüldükçe, ruhun fısıltıları da anlaşılır hale gelir. Bu yüzden bu süreç bazen rahatlatıcı değil, sarsıcıdır; insanın kendisiyle yaptığı bu yüzleşme, aynaya uzun süre bakmak gibidir, kaçacak yer yoktur ama sonunda tanıdık bir yüz belirir.
Bir yazar gözüyle bakıldığında, duygularla temas bir metnin ham halidir; düzenlenmemiş, süslenmemiş, yer yer sert ama gerçektir. İnsan bu hamlığı kabul ettiğinde, hayat hikayesini başkalarının kalemiyle değil, kendi farkındalığıyla yazmaya başlar. Bir araştırmacı edasıyla bakıldığında ise bu süreç, iç dünyada yürütülen uzun soluklu bir saha çalışmasıdır; veriler bazen karışıktır, sonuçlar hemen çıkmaz ama elde edilen bilgi derindir ve kalıcıdır.
Duygularla temas, insanı “iyi hissetmeye” zorlamaz; onu “gerçek hissetmeye” davet eder. Çünkü iyilik hali, çoğu zaman bu gerçek temasın yan ürünü olarak ortaya çıkar. Okuyan biri bu satırların sonunda şunu hissediyorsa, “Evet, yazı dediğin bu; çünkü bana kendimi hatırlattı,” işte o zaman metin amacına ulaşmıştır. Zira duygularla temas, insanın kendine attığı en sade ama en cesur imzadır.