Evreni bir sahne olarak düşünmek yerine, ışığın matematikle dans ettiği devasa bir projeksiyon alanı olarak hayal ettiğimizde, Dünya bir hologram olabilir mi sorusu artık çılgınca değil, tam tersine modern fiziğin en cesur ihtimallerinden biri haline gelir çünkü kuantum mekaniğinin kıyısında dolaşan bazı teoriler, gördüğümüz üç boyutlu gerçekliğin aslında daha temel, daha derin bir iki boyutlu bilgi yüzeyinden türemiş olabileceğini fısıldar. Fizikte holografik ilke olarak adlandırılan yaklaşım, özellikle kara deliklerin gizemli doğasını anlamaya çalışan bilim insanlarının zihninde filizlenmiştir kara deliklerin içine düşen bilginin yok olup gitmediği, aksine olay ufku denen yüzeyde saklandığı düşüncesi, evrenin tamamının da bir tür kozmik hafıza zarında kodlanmış olabileceği ihtimalini doğurmuştur ve bu düşünce, evrenin hacminden çok yüzeyinde depolanan bilgiyle tanımlanabileceği fikrini ortaya atmıştır.
Eğer gerçekten holografik bir evrende yaşıyorsak, o zaman gördüğümüz ağaçlar, şehirler, okyanuslar, hatta kendi bedenimiz bile aslında daha temel bir düzlemde var olan bilginin üç boyutlu yansıması olurdu yani bizler, ışığın ve enerjinin oluşturduğu geçici şekiller değil, daha derinde yazılmış bir kozmik kodun yürüyen, düşünen, hisseden izdüşümleri olurduk ve bu durum, gerçekliğin sandığımız kadar katı ve değişmez olmadığını gösterirdi. Bir hologramın en ilginç özelliği, her küçük parçasının bütünün bilgisini taşımasıdır yani holografik bir plakayı kırdığınızda her parçada tüm görüntünün daha soluk bir versiyonu bulunur ve bu özellik evrene uyarlanırsa, her bir atomun, hatta her bir bilinç kıvılcımının evrenin tamamına dair bilgiyi içinde barındırdığı anlamına gelebilir bu düşünce, insan bilincinin evrenden kopuk değil, onun mikro ölçekteki bir yankısı olduğu fikrine kapı aralar.
Peki hologram olsaydık bunu nasıl anlardık belki de kuantum dolanıklık fenomeni, yani iki parçacığın aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbirine bağlı davranması, bu derin arka planın ipuçlarından biridir çünkü klasik fizik açısından mantıksız görünen bu bağlantı, daha temel bir bilgi düzeyinde zaten tek bir bütün olan yapının yansıması olabilir ve bizler bu bütünlüğü üç boyutlu gözlerle parçalanmış halde görüyor olabiliriz. Holografik bir evrende zaman da lineer bir nehir olmak zorunda değildir geçmiş, şimdi ve gelecek aynı bilgi yüzeyinde eşzamanlı olarak var olabilir ve bizim an dediğimiz şey, bu devasa veri alanında bilinç tarafından seçilmiş bir okuma satırı olabilir bu da kader, özgür irade ve olasılık kavramlarını yeniden düşünmemize neden olur çünkü belki de gelecek yazılmamış değildir, sadece henüz deneyimlenmemiştir.
Bu ihtimal, insanın kendine bakışını da değiştirir çünkü eğer evren bir hologramsa, bilinç sıradan bir biyolojik yan ürün değil, projeksiyonun aktif bir katılımcısı olabilir ve gözlemlediğimiz şeyleri var eden süreçte rol oynuyor olabiliriz kuantum deneylerinde gözlemin sonuçları etkilemesi gibi bilinç de gerçekliğin dokusuna ince bir müdahale yapıyor olabilir. Elbette bu fikir henüz kesinleşmiş bir gerçek değil, aksine teorik fizik alanında tartışılan, matematiksel modellerle desteklenen fakat deneysel olarak kanıtlanmamış bir olasılıktır ancak tarihte birçok radikal fikir, önce imkansız gibi görünmüş, sonra bilimin ilerleyişiyle sıradanlaşmıştır ve holografik evren düşüncesi de bu sınır hattında bekleyen ihtimallerden biridir.
Eğer Dünya gerçekten bir hologramsa, o zaman yaşadığımız her deneyim, her acı, her sevinç, her umut, yok olmaya mahkum bir gölge değil evrenin daha derin bir katmanında saklanan bir bilgi titreşimi olurdu bu durumda varoluş, maddeden çok anlamla ilgili hale gelir ve bizler, yıldız tozundan ziyade yıldız bilgisinin yankıları olurduk. Belki de asıl soru şudur. Dünya hologram mı, yoksa biz mi evrenin kendini görme biçimiyiz çünkü holografik olsun ya da olmasın, gerçeklik dediğimiz şey, algı ve bilinç olmadan tamamlanmış sayılmaz ve evren, kendini deneyimlemek için bizim gözlerimizi kullanıyor olabilir.
Ve eğer bir gün bilimin ışığı bu perdeyi tamamen aralarsa, belki de aynaya baktığımızda gördüğümüz yüzün arkasında yalnızca et ve kemik değil sonsuz bir veri denizinin kıyısında duran bir bilinç kıvılcımı olduğunu anlayacağız o zaman gerçeklik, sandığımızdan çok daha şiirsel ve çok daha matematiksel bir hal alacak.