Penrose Merdiveni, ilk bakışta son derece tanıdık, hatta güven veren bir mimari düzen gibi görünmesine rağmen, izleyenin zihninde ilerledikçe kendi kendini inkar eden bir yapıya dönüşür; çünkü bu merdivende atılan her adım, yukarı çıkma hissi yaratırken aynı anda başlangıç noktasına geri dönülür ve böylece ilerleme kavramı, fiziksel bir gerçeklik olmaktan çıkıp algısal bir yanılsamaya dönüşür. Bu sembol, gerçekte var olamayan ama zihnin içinde kusursuz biçimde çalışabilen bir mekan fikrine dayanır; yani Penrose Merdiveni, taş ve harçtan değil, insanın yön duygusuna olan güveninden inşa edilmiştir ve tam da bu nedenle, ona bakan kişi bir süre sonra şunu fark eder: Sorun merdivende değil, onu anlamlandırmaya çalışan bilinçtedir.
Sembolün en çarpıcı yönü, “yükselme” kavramını sorgulamasıdır; çünkü burada yükselmek, bir hedefe yaklaşmak anlamına gelmez, aksine sürekli tekrar eden bir döngüye hapsolmak demektir ve bu da modern insanın hayatıyla kurduğu ilişkiye ürkütücü derecede benzer bir ayna tutar: Daha çok çalışmak, daha çok başarmak, daha yukarı çıkmak, ama bir türlü gerçekten başka bir yerde olamamak. Penrose Merdiveni bu yönüyle yalnızca matematiksel ya da sanatsal bir paradoks değil, aynı zamanda varoluşsal bir semboldür; çünkü insan zihni de çoğu zaman kendisini sürekli ileri gittiğine inandıran düşünce kalıpları üretir, oysa bu kalıplar dikkatle incelendiğinde, aynı korkuların, aynı arzuların ve aynı kaçışların etrafında dönüp durduğu görülür.
Okült ve sembolik okumalar, bu merdiveni “zamanın kırıldığı alan” olarak tanımlar; çünkü burada geçmiş ve gelecek birbirinden ayrılmaz, her adım hem öncedir hem sonradır ve bu nedenle Penrose Merdiveni, lineer zaman algısının çöktüğü, bilincin kendi kendini tekrar ettiği bir eşik olarak kabul edilir. Bazı yorumlarda bu sembol, uyanamayan bilinç hali ile ilişkilendirilir; zira kişi merdivende yürüdüğünü sanırken aslında aynı noktada kalmaktadır ve farkındalık, ancak yürümeyi bırakıp yapıya dışarıdan bakıldığında ortaya çıkar, yani kurtuluş hareketle değil, duruşla mümkündür.
Modern dünyada Penrose Merdiveni’nin bu kadar güçlü bir etki yaratmasının nedeni de tam olarak budur; çünkü hız, ilerleme ve başarı takıntısıyla şekillenen çağımızda, çok az insan gerçekten nereye gittiğini sorgular ve bu sembol, insana rahatsız edici bir soru fısıldar: Yukarı çıktığını sandığın bu yol, seni gerçekten başka bir yere mi götürüyor, yoksa sadece başladığın noktayı daha süslü bir şekilde mi dolaştırıyor? Sonuçta Penrose Merdiveni, bir çıkmazdan çok bir teşhistir; insana “buradan çıkış yok” demez, aksine “burada aslında hiç yol yok” der ve bu farkındalık, semboller dünyasında nadir rastlanan bir açıklıkla, algının kendisini hedef alır.