Bedenin alarm verdiğini, çoğu zaman yüksek sesli bir çığlıkla değil, küçük ve ısrarcı sinyallerle anlarız; ancak modern hayat bu sinyalleri duymayı değil, bastırmayı öğrettiği için alarm genellikle fark edildiğinde çoktan uzun süredir çalıyordur.
Başlangıçta belirtiler masum görünür; geçmeyen bir yorgunluk, sabahları dinlenmiş uyanamama, sebepsiz baş ağrıları, mide huzursuzlukları, kas gerginliği ya da sık sık gelen dalgınlık hali. Bunlar çoğu zaman “stres”, “yoğunluk” ya da “mevsimsel” diye etiketlenir ve geçiştirilir, oysa beden bu noktada hala fısıldamaktadır.
Alarmın yükseldiği aşamada beden daha belirgin işaretler vermeye başlar; uyku bozulur, bağışıklık zayıflar, sık hastalanma görülür, kalp çarpıntıları, nefes darlığı, unutkanlık ve tahammülsüzlük artar, fakat yine de birçok insan bu durumu günlük hayatın bedeli olarak kabul eder ve durmak yerine daha fazla zorlamayı seçer. Asıl kırılma noktası, bedenin artık uyum sağlamayı bırakıp zorunlu duruşlar dayattığı anlarda ortaya çıkar; ani ağrılar, panik ataklar, kronik rahatsızlıklar, ciddi tükenmişlik ya da uzun süreli halsizlik, bedenin “artık böyle devam edemem” deme biçimidir ve bu aşamada alarm sesi artık göz ardı edilemez hâle gelir.
Bedenin alarm verdiğini anlamanın en net yollarından biri, eski hâlinle yeni halin arasındaki farkı fark edebilmektir; eskiden kolay gelen şeyler zorlaşıyorsa, küçük sorunlar büyük tepkiler doğuruyorsa ve dinlenme artık toparlamıyorsa, sorun sadece yorgunluk değil, uzun süredir ertelenmiş bir uyarıdır. Ne yazık ki çoğu insan bedeni ancak tamamen durduğunda dinlemeyi öğrenir; oysa alarm, çöküşten önce çalar ve amacı korkutmak değil, korumaktır, çünkü bedenin dili cezalandırıcı değil, önleyicidir.
Sonuç olarak bedenin alarm verdiğini, hayatın ritmiyle arandaki uyum bozulduğunda, kendinle temasın zayıfladığında ve idare ediyorum cümlesi sıklaşmaya başladığında anlarız; bu alarmı duymak, zayıflık değil, kendini ciddiye almanın ilk adımıdır.