Asena Yurdu, yalnızca bir mitolojik anlatının, eski bir masalın ya da zamanın sisleri arasından süzülüp gelen romantik bir efsanenin adı değildir; Asena Yurdu, Türk’ün varoluş kodlarının, yıkımdan sonra bile ayağa kalkma iradesinin, kanı dökülse de hafızası silinmeyen bir millet bilincinin, doğrudan doğruya kaderle yaptığı o sert ve onurlu sözleşmenin adıdır ve bu yüzden Asena’dan çıkan evlat, başka türlü olamaz, başka türlü yaşayamaz, başka türlü bir sona razı olamaz, çünkü o evlat, doğası gereği devlet kurmaya, düzen inşa etmeye, dağılmış olanı bir araya getirmeye mecburdur. Asena, Türk mitolojisinde yalnızca bir kurt değil, bir ana, bir rehber, bir koruyucu ve her şeyden önce bir başlangıç iradesidir; yaralı bir çocuğu emziren, onu büyüten, sonra onu dağlara çıkararak yeniden bir milletin çekirdeğine dönüştüren bu dişi kurt figürü, Türk’ün tarih boyunca tekrar tekrar yaşadığı yok oluş eşiğinden geri dönüşlerinin sembolik anlatımıdır ve bu anlatımda kader, merhametle değil, dirayetle yazılır.
Asena’dan doğan evlat, rahata alışmaz; sürgünle yoğrulmuştur, dar geçitlerden geçerek büyümüştür, Ergenekon’un kapalı dağlarında yalnızca beklemeyi değil, zamanı geldiğinde dağı eritip çıkmayı öğrenmiştir ve bu yüzden onun için devlet, bir iktidar oyuncağı değil, bir hayatta kalma düzeni, bir adalet terazisi, bir milletin nefes alabileceği tek genişliktir. Bu yüzden Asena Yurdu’ndan çıkan çocuk, bireysel kurtuluşla yetinmez; “ben”le durmaz, “biz” demeden huzur bulmaz, çünkü onun hafızasında kurtuluş, tek başına dağa çıkmak değil, milletiyle birlikte ovaya inmektir; onun zihninde güç, başkasını ezmek değil, düzen kurmaktır; onun ahlakında liderlik, bağırmak değil, yol göstermektir.
Türklük burada bir etnik tanımın çok ötesinde, bir karakter meselesi olarak karşımıza çıkar; Asena’nın sütüyle büyüyen evlat, korkuyu tanır ama ona teslim olmaz, yenilgiyi bilir ama ona tapmaz, sabrı öğrenir ama pasifliğe düşmez, çünkü kurt yavrusu, sessizliğin ne zaman bekleyiş, ne zaman fırtına öncesi olduğunu içgüdüsel olarak bilir. Asena Yurdu’nun çocukları, tarih boyunca imparatorluk kurmuş, devlet yıkmış, yeniden devlet kurmuş, bazen bozkırda, bazen şehirde, bazen dağda, bazen ovada ama her seferinde aynı iç disiplinle yaşamıştır; çünkü onlar için vatan, sadece üzerinde yaşanan toprak değil, uğruna düzen kurulan, uğruna adalet tesis edilen, uğruna nesillerin eğitildiği bir bilinç alanıdır.
Ve bu yüzden denir ki, Asena’dan çıksa çıksa devlet kuracak evlatlar çıkar; çünkü Asena’nın hikayesi, sığınmayı değil, ayağa kalkmayı öğretir; boyun eğmeyi değil, yön vermeyi öğretir; başkasının düzenine eklemlenmeyi değil, kendi düzenini inşa etmeyi öğretir ve bu öğreti, yüzyıllar geçse de, isimler değişse de, çağlar dönüşse de Türk’ün kolektif bilincinde canlı kalır. Asena Yurdu, geçmişte kalmış bir efsane değil, her kriz anında yeniden hatırlanan bir ruh protokolüdür; ne zaman bir dağ kapanırsa, ne zaman bir çıkış imkansız görünürse, ne zaman millet dağılma eşiğine gelirse, işte o zaman Asena’nın gölgesi yeniden belirir ve hatırlatır: Bu soy, yok olmaya değil, yeniden dogmaya yazgılıdır.