Avrupa’nın kuzey rüzgarlarının kemikleri bile aşındırdığı Gotland Adası’nda, yaklaşık 5 500 yıl öncesine tarihlenen Ajvide mezarlığında yapılan genetik analizler, Taş Çağı insanlarının ölümle kurduğu ilişkinin sandığımızdan çok daha karmaşık, çok daha duygusal ve çok daha bilinçli olduğunu gösteren çarpıcı bir tabloyu gün yüzüne çıkardı çünkü burada bulunan mezarlarda yalnızca bireyler değil, adeta bir soy ağacının sessiz dalları yan yana uzanıyordu. Araştırmacılar, modern DNA teknikleriyle bu mezarlardaki iskeletler arasındaki akrabalık bağlarını çözmeye başladığında ortaya çıkan tablo, klasik aynı yere gömülmüş topluluk anlatısını aşarak geniş aile bağlarının, kuzenlik ilişkilerinin ve nesiller arası bağların bilinçli bir gömü düzeni içinde korunduğunu gösterdi yani bu mezarlık, rastgele seçilmiş bedenlerin değil, bir toplumsal hafızanın taşlaşmış kaydıydı.
Ancak bu buluntular arasında en dikkat çekeni, genç bir kızın mezarında ortaya çıkan sıra dışı gömü pratiğiydi çünkü genç kızın göğsünün üzerine yerleştirilmiş kemiklerin genetik analiz sonucu babasına ait olduğu anlaşıldı ve bu durum, ölüm ritüellerinin yalnızca fiziksel bir defin işlemi olmadığını, aynı zamanda sembolik bir bağ kurma eylemi olduğunu düşündürdü. Araştırmacıların değerlendirmesine göre baba daha önce farklı bir yere gömülmüş, daha sonra kemiklerinin bir kısmı çıkarılarak kızının mezarına bilinçli bir şekilde yerleştirilmiş olabilir bu uygulama, avcı toplayıcı topluluklarda görülen ikincil gömü geleneğine işaret edebilir ve ölümün onlar için bir son değil, yeniden düzenlenen bir aile birlikteliği anlamına geldiğini düşündürür.
Bu sahne, arkeolojik bir veri olmanın ötesinde, insanlık tarihinin erken dönemlerinde bile sevginin, yasın ve aidiyetin nasıl somutlaştırıldığını gösteren güçlü bir sembole dönüşür çünkü bir beden toprağa verildiğinde, geride kalanların hafızası yalnızca zihinde değil, toprağın içinde de şekilleniyordu. Genç kızın göğsüne yerleştirilen kemikler, modern gözle dramatik bir trajedi gibi görünse de, o dönemin inanç dünyasında muhtemelen bir koruma, bir bağlılık ya da ölümden sonra da sürecek bir birliktelik arzusunu temsil ediyordu belki de baba, kızının öte dünyaya yalnız gitmemesi için sembolik olarak onunla birlikte gönderilmişti.
Bu keşif, Taş Çağı insanlarını yalnızca ilkel hayatta kalma mücadelesi veren figürler olarak görme alışkanlığımızı sarsıyor çünkü burada görülen şey, karmaşık sosyal bağlara sahip, ölüm sonrası dünyaya dair inanç geliştirmiş ve akrabalık ilişkilerini bilinçli ritüellerle ifade eden bir toplumsal yapıydı. Ajvide mezarlığındaki genetik çalışmalar ayrıca, mezarlarda yan yana gömülen bireylerin çoğunun geniş aile üyeleri olduğunu ortaya koyarak, o dönemde topluluk yapısının kan bağı etrafında şekillendiğini ve mezarlığın bir tür soy haritası işlevi gördüğünü düşündürüyor yani toprağın altında yalnızca kemikler değil, bir klanın hafızası yatıyor.
Bu bulgu aynı zamanda arkeolojinin artık yalnızca kazma ve fırçayla ilerlemediğini, moleküler biyoloji ve genetik biliminin tarih anlatısını yeniden yazdığını gösteriyor çünkü kemikler konuşmaz denirdi, oysa şimdi DNA sayesinde binlerce yıl önceki bir babayla kızın arasındaki bağı net bir biçimde okuyabiliyoruz. Sonuç olarak bu haber, sansasyonel başlıkların ötesinde, insanlığın en eski duygularından birine dokunuyor kaybetmemek, bağ koparmamak, ölümü bile aileden ayırmamak ve belki de 5 500 yıl önce Gotland'ın rüzgarlı kıyılarında yaşayan insanlar bize şunu fısıldıyor zaman geçer, medeniyetler değişir, ama sevgi ve aidiyet toprağın altında bile iz bırakır.