1582 yılına gelindiğinde Avrupa, yüzyıllardır fark edilmeden biriken küçük bir hatanın artık görmezden gelinemeyecek kadar büyümesiyle yüzleşmek zorunda kalmıştı; Jül Sezar döneminde yürürlüğe giren Julian Takvimi, yılı güneş döngüsünden yaklaşık 11 dakika uzun hesaplıyor, bu da ilk bakışta önemsiz görünen farkın yüzyıllar içinde mevsimlerin, ekinoksların ve dini bayramların olması gereken zamandan kaymasına neden oluyordu. Bu küçük sapma, 1500’lü yılların sonuna gelindiğinde yaklaşık 10 günlük bir zaman kaymasına dönüşmüş, özellikle Hristiyan dünyası için hayati öneme sahip olan Paskalya’ nın astronomik referans noktalarından uzaklaşmasına yol açmıştı ve bu durum, zamanı yalnızca ölçen değil, zamanı kutsal düzenin bir parçası olarak gören Kilise için ciddi bir kriz anlamına geliyordu.
Bu krize çözüm olarak Papa XIII. Gregorius, astronomlar ve matematikçilerle birlikte yeni bir takvim sistemi hazırlattı ve Gregoryen Takvimi adı verilen bu düzenleme ile biriken hatanın tek hamlede silinmesine karar verildi; böylece, zaman yavaş yavaş düzeltilmek yerine, bir gecede düzeltilmiş gibi yapılacaktı. Ve karar uygulamaya kondu. 1582 yılının Ekim ayında, Gregoryen takvimini kabul eden ülkelerde 4 Ekim Perşembe gününü doğrudan 15 Ekim Cuma günü izledi, yani 5 Ekim’den 14 Ekim’e kadar olan on gün resmen yaşanmamış kabul edildi; bu günler için ne güneş doğdu ne battı denmedi, ne doğumlar kayda geçti ne de ölümler, çünkü devlet kayıtlarında bu tarihler artık yoktu.
İnsanlar bir gece yataklarına 4 Ekim gecesi girdiler ve sabah uyandıklarında takvimler on gün ileri atlamıştı; dün ile bugün arasındaki bağ kopmuş, zaman çizgisi sanki makasla kesilip yeniden yapıştırılmıştı ve bu durum, özellikle sıradan insanlar için yalnızca teknik bir düzenleme değil, varoluşsal bir sarsıntıydı. Kimi insanlar kira günlerinin erkene çekildiğini fark etti, kimileri maaşlarından on gün “çalındığını” düşündü, bazıları ise doğum günlerinin artık hiç var olmamış bir tarihe denk geldiğini öğrendi; daha da çarpıcı olanı, bu on gün içinde doğmuş ya da ölmüş olması gereken insanların, resmî olarak hiç doğmamış ve hiç ölmemiş sayılmasıydı.
Bu olayın esrarengiz yönü, doğaüstü bir belirsizlikten değil, zamanın insan eliyle düzenlenebilir bir şey olduğunun ilan edilmesinden kaynaklanır; çünkü burada silinen şey yalnızca günler değil, zamanın “dokunulmaz” olduğu fikridir ve ilk kez, tarih boyunca, zaman devlet kararıyla kesilip biçilebilen bir yapıya dönüşmüştür. Üstelik bu değişim her yerde aynı anda da yaşanmadı; Katolik ülkeler Gregoryen takvimini hızla kabul ederken, Protestan ve Ortodoks dünyası uzun süre direndi ve bu da Avrupa’da aynı yıl içinde farklı ülkelerde farklı günlerin yaşanmasına neden oldu; bir ülkede 10 Ekim hiç yaşanmazken, başka bir ülkede insanlar o günü normal şekilde yaşadı ve bu durum, zamanın evrensel değil, politik ve kültürel bir anlaşma olduğunu açıkça ortaya koydu.
İngiltere gibi bazı ülkeler bu reformu ancak 18. yüzyılda kabul ettiğinde benzer bir “zaman sıçraması” tekrar yaşandı ve halk arasında “bize günlerimizi geri verin” sloganlarıyla protestolar yapıldığı bile kayıtlara geçti; çünkü insanlar, yaşamlarından koparılan günlerin yalnızca takvim yaprakları değil, yaşanma ihtimali olan anlar olduğunu hissediyordu. Bugün geriye dönüp bakıldığında, 1582’de kaybolan on gün astronomik olarak açıklanabilir, matematiksel olarak gerekçelendirilebilir ve tarihsel olarak belgelenmiş bir reformdur; ancak insan bilinci açısından bakıldığında bu olay, zamanın mutlak değil, yorumlanabilir ve yeniden yazılabilir bir kavram olduğunu gösteren en sarsıcı örneklerden biri olarak hala tedirgin edici bir etki bırakır. Çünkü o on gün, yaşanmamış olabilir ama silinmiş olmaları, insanın zamanla kurduğu güven ilişkisini sonsuza kadar değiştirmiştir.
1582’de olan şey, zamanın kaybolması değil; zamanın kime ait olduğunun ilan edilmesiydi ve belki de bu yüzden, aradan geçen yüzyıllara rağmen, o on gün hala tarihin içinde sessiz bir boşluk gibi durur.
Kaynak: British Library calendar records