Her sabah uyandığımızda saate bakıyor, günümüzü dakikalara bölüyor, geçmişi hatırlıyor ve geleceği planlıyoruz. Çocukluğumuzun geride kaldığını, bugünün yaşandığını ve yarının henüz gelmediğini düşünüyoruz. Hayatımızın tamamı zaman kavramı üzerine kurulmuş durumda. Ancak modern fizik ve felsefenin en derin sorularından biri, ilk bakışta son derece basit görünen ama cevabı kesin olarak verilemeyen şu sorudur Zaman gerçekten var mı, yoksa onu yalnızca biz mi böyle algılıyoruz. İlk bakışta bu soru anlamsız gibi görünebilir. Sonuçta saatler çalışıyor, mevsimler değişiyor, insanlar yaşlanıyor ve gezegenler yörüngelerinde hareket ediyor. Fakat bilim insanları bu olayların gerçekten zamanın aktığını mı gösterdiğini, yoksa yalnızca değişimin bir sonucu mu olduğunu uzun yıllardır araştırmaktadır. Belki de zamanın geçmesi dediğimiz şey, evrenin temel bir özelliği değil, olayları sıralama biçimimizden kaynaklanan bir algıdır.
Yüzyıllar boyunca insanlar zamanı görünmez ama mutlak bir nehir gibi düşündü. Bu anlayışa göre zaman, evrendeki her şey için aynı hızda ilerliyordu. Bir saat İstanbul'da nasıl çalışıyorsa, aynı saniye evrenin en uzak köşesinde de aynı şekilde akıyordu. Bu görüş uzun süre kabul gördü Ancak 20. yüzyılın başında geliştirilen Görelilik Kuramı, bu düşünceyi kökten değiştirdi. Modern fiziğe göre zaman herkes için aynı hızda akmak zorunda değildir. Çok güçlü kütle çekiminin bulunduğu bölgelerde veya ışık hızına çok yakın hızlarda hareket eden cisimler için zaman farklı akabilir. Bu yalnızca teorik bir fikir değildir. Dünya yörüngesinde dolaşan GPS uydularının saatleri, hem yüksek hızları hem de Dünya'dan daha zayıf kütle çekimi altında bulunmaları nedeniyle küçük de olsa farklı çalışır. Eğer bu farklar hesaplanmasaydı, kullandığımız navigasyon sistemleri her gün kilometrelerce hata yapardı. Bu durum, zamanın her yerde aynı şekilde işlemediğini gösteren en güçlü bilimsel örneklerden biridir
Albert Einstein'ın uzay ve zamanı tek bir yapı olarak ele alması, bilim dünyasında yeni bir bakış açısı doğurdu. Buna göre uzay ve zaman birbirinden tamamen ayrı kavramlar değildir birlikte uzay zaman adı verilen dört boyutlu bir dokuyu oluştururlar. Büyük kütleli cisimler bu dokuyu büker ve yalnızca uzayı değil, zamanı da etkiler. Bir kara deliğin yakınında geçen bir saat ile Dünya'da geçen bir saat aynı değildir. Kara deliğin yakınındaki gözlemci için birkaç saat geçerken, uzakta bulunan biri için yıllar geçmiş olabilir. Bu fikir ilk duyulduğunda bilim kurgu gibi görünse de günümüzde fizik tarafından desteklenen bir gerçektir. Fakat gizem bununla da bitmez. Bazı fizikçiler, zamanın aslında temel bir gerçeklik olmayabileceğini öne sürmektedir. Onlara göre evrenin en temel seviyesinde yalnızca fiziksel ilişkiler vardır ve zaman, bu ilişkileri algılama biçimimizin bir sonucudur. Başka bir ifadeyle, zaman belki de doğanın yapı taşı değil, insan zihninin değişimi anlamlandırmak için oluşturduğu bir çerçevedir.
Bu düşünceyi destekleyen ilginç noktalardan biri de fizik yasalarının büyük bölümünün zamanı ileri veya geri yönde ayırt etmemesidir Birçok temel denklem, matematiksel olarak tersine çevrildiğinde de geçerliliğini korur. Buna rağmen günlük yaşamda kırılan bir bardağın kendiliğinden yeniden birleştiğini ya da dökülen suyun bardağa geri dolduğunu hiç görmeyiz. Bunun nedeni, fizikte entropi olarak bilinen ve düzensizliğin zamanla artma eğilimini ifade eden kavramdır. Bu nedenle geçmişi hatırlarken geleceği hatırlayamıyor oluşumuzun nedeni belki de zamanın akışı değil, evrendeki düzensizliğin yönüdür. Kuantum fiziği ise zaman konusunu daha da karmaşık hale getirir. Atom altı ölçekte gerçekleşen olaylar günlük deneyimlerimize hiç benzemeyen kurallara göre davranır. Bazı kuramsal yaklaşımlar, zamanın en küçük ölçekte kesintisiz değil, belirli bir yapıya sahip olabileceğini tartışmaktadır. Henüz kesinleşmemiş olsa da bu fikirler, zamanın sandığımızdan çok daha farklı bir yapıya sahip olabileceğini göstermektedir.
Felsefe de yüzyıllardır aynı soruyu farklı biçimlerde sormaktadır. Bazı düşünürlere göre yalnızca şimdi vardır geçmiş artık yok olmuş gelecek ise henüz oluşmamıştır. Bazıları ise geçmiş, şimdi ve geleceğin aynı anda var olduğunu, bizim ise yalnızca bilinç deneyimimiz nedeniyle zamanı akıyormuş gibi hissettiğimizi savunur. Bu görüşe göre zaman bir nehir değil, tamamı aynı anda var olan dev bir manzara olabilir ve biz bu manzaranın içinde adım adım ilerlediğimizi düşünüyor olabiliriz. İnsan beyni de zaman algısını her durumda aynı şekilde oluşturmaz. Heyecanlı anlarda birkaç saniye çok uzun sürmüş gibi hissedilebilirken, keyifli geçen saatler göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş gibi gelir. Rüyalarda birkaç dakikalık uyku sırasında saatler süren olaylar yaşanabilir. Bu durum, fiziksel zaman ile zihinsel zamanın her zaman aynı olmadığını gösterir Demek ki hissettiğimiz zaman, yalnızca evrenin değil, beynimizin de oluşturduğu bir deneyimdir.
Bugün dünyanın en gelişmiş gözlemevleri, parçacık hızlandırıcıları ve uzay teleskopları evreni anlamaya çalışırken, zamanın gerçek doğası hala en büyük bilinmezlerden biri olmaya devam ediyor. Bilim insanları zamanın neden tek yönde aktığını, gerçekten temel bir varlık mı olduğunu yoksa daha derin fizik yasalarının ortaya çıkardığı bir özellik mi olduğunu araştırmayı sürdürüyor. Belki de gelecekte yapılacak en büyük keşif yeni bir galaksi bulmak ya da başka bir gezegene ulaşmak olmayacak. Belki de insanlık, bir gün zamanın ne olduğunu gerçekten anlayacak. O gün geldiğinde geçmişe, bugüne ve geleceğe bakışımız tamamen değişebilir. Çünkü belki de hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz şey sandığımız gibi akan görünmez bir nehir değil evrenin en derin ve en şaşırtıcı sırlarından biridir.