İstanbul’da bazı yiyecekler yalnızca yenmez, şehrin gündelik hayatının bir parçasına dönüşür. Simit de bunların belki en tanınmış olanıdır. Sabah vapuruna yetişirken alınan bir simit, okul yolunda kağıda sarılan sıcak bir halka ya da Boğaz kıyısında çayın yanına konulan çıtır bir parça... Bugün İstanbul’la neredeyse özdeşleşmiş olan simidin hikayesi, modern fırınlardan çok daha eskiye uzanıyor. Simidin İstanbul’un somut olmayan kültürel miras envanterinde yer alması da bu bağın yalnızca nostaljik olmadığını gösteriyor.
Simit benzeri halka biçimli ekmeklerin geçmişi oldukça eski olsa da bugünkü simidin tarihini tek bir kesin başlangıç noktasına bağlamak kolay değil. Osmanlı döneminde İstanbul büyüdükçe fırıncılık ve sokak satıcılığı da kentin gündelik düzeninin önemli parçalarından biri haline geldi. 17. yüzyıl İstanbul yaşamını ayrıntılarıyla aktaran Evliya Çelebi gibi seyyahların eserleri, dönemin esnafını ve şehir hayatını anlamamız için önemli kaynaklar arasında bulunuyor. Evliya Çelebi'nin İstanbul'u gezmeye 1635 yılında başladığı ve Seyahatname'sinde Osmanlı coğrafyasının günlük yaşamına ilişkin geniş gözlemler aktardığı biliniyor.
İstanbul simidini karakteristik hale getiren şey ise yalnızca halka biçimi değil. Hamurun pekmezli karışıma batırılması ve ardından susamla kaplanarak yüksek sıcaklıkta pişirilmesi, ona koyu renkli, çıtır bir kabuk kazandırıyor. İç kısmının daha yumuşak kalmasıyla dışındaki kavrulmuş susam ve pekmezli yüzey arasında belirgin bir doku farkı oluşuyor. Zamanla Türkiye'nin farklı şehirlerinde farklı simit biçimleri ortaya çıksa da İstanbul simidi özellikle yoğun susamlı ve çıtır yapısıyla tanınır hale geldi.
Simit aynı zamanda İstanbul'un sokakta yenebilen yiyecek kültürüne son derece uygun bir üründü. Tabak gerektirmiyor, kolay taşınıyor ve tek başına yenebiliyordu. Şehir büyüyüp insanların gündelik hareketliliği arttıkça simitçiler de meydanlarda, iskelelerde, çarşı çevrelerinde ve işlek caddelerde İstanbul görüntüsünün tanıdık unsurlarından biri oldu. Böylece simidin hikayesi yalnızca fırınlarda değil, şehrin sokaklarında yazılmaya devam etti.
Vapur kültürü ise simide İstanbul'a özgü ayrı bir görüntü kazandırdı. Çay ve simit ikilisi zamanla Boğaz yolculuklarının en tanıdık eşleşmelerinden biri haline geldi. Bir tarafta martılar, diğer tarafta vapur sesi ve elde ince belli bardakta çay... Simidin bugün İstanbul denildiğinde akla gelen yiyeceklerden biri olmasında yalnızca lezzetinin değil, bu şehir deneyiminin de büyük payı var.
Üstelik simit hiçbir zaman yalnızca belirli bir toplumsal kesimin yiyeceği olmadı. Sabah işe giden birinin hızlı kahvaltısı da olabildi, öğrencinin atıştırmalığı da, Boğaz manzarasına eşlik eden küçük bir keyif de. Belki simidin İstanbul'da bu kadar kalıcı olmasının nedeni tam olarak burada yatıyor. Şehir defalarca değişirken simit farklı kuşakların gündelik hayatında kendine bir yer bulmayı başardı.
Bugün İstanbul'un sokakları, ulaşım biçimleri ve yeme alışkanlıkları geçmiştekinden çok farklı. Fakat kırmızı simit arabası, sıcak simidin kokusu ve yanında içilen çay hâlâ tanıdık. İstanbul yüzyıllar boyunca farklı kültürleri bünyesinde barındırmış büyük bir şehir oldu. Simit ise bu büyük tarihin saraylardan ve anıtlardan değil, sokaktan anlatılan küçük hikayelerinden biri olmaya devam ediyor.
#Simit #İstanbulSimidi #İstanbul #İstanbulTarihi #SokakLezzetleri #YemekKültürü #Gastronomi #Ekubo