Yazmak, çoğu insanın sandığı gibi yalnızca kelimeleri art arda dizmekten ibaret değildir; yazmak, insanın kendi iç dünyasında birikenleri cesaretle açığa çıkarması, sustuklarını duyabilmesi ve çoğu zaman kendinden bile sakladığı duygularla yüzleşerek onları kelimelerin taşıyabileceği en sade ama en sahici hale dönüştürmesidir. Herkes yazabilir, çünkü kalem tutmak, klavyeye dokunmak ya da bir düşünceyi cümleye dökmek öğrenilebilir bir eylemdir; ancak herkes duyguyu veremez, çünkü duygu aktarmak, insanın kırılganlığını inkar etmeden kabul etmesini, acının, sevincin, pişmanlığın ve umudun içinden geçmesine izin vermesini ve bu deneyimi süsleme çabası olmadan okurla paylaşabilmesini gerektirir.
Duygu taşıyan metinler, yüksek sesle anlatılanlardan değil, satır aralarında fısıldananlardan doğar; yazar, ne kadar az rol yapar, ne kadar az kendini kanıtlama ihtiyacı hissederse, yazı da o kadar derinleşir ve okurun kendi iç dünyasında karşılık bulacak bir boşluk yaratır. Gerçek yazarlık, başkalarına bir şey anlatma çabasından çok, insan olmanın ağırlığını kelimelere emanet edebilme halidir; çünkü yazı, yazarın yaşadıklarından süzülür, hissettiklerinden beslenir ve ancak bu içtenlik sayesinde okurun zihninde değil, kalbinde yer edinir. Bu yüzden yazmak kolaydır ama yazıyla hissettirmek zordur; herkes cümle kurabilir ama herkes kelimelere ruh katamaz ve yazıyı yalnızca okunur olmaktan çıkarıp, insanın içinde yankı bırakan bir deneyime dönüştüremez.