İnsanlık binlerce yıldır bilinmeyenden korktu ve açıklayamadığı şeyleri anlamlandırabilmek için görünmeyen işaretlere tutundu. Kırılan aynalar, gece duyulan baykuş sesleri, kara kediler, uğursuz sayılar ya da nazar gibi inanışlar gibi. Sadece basit halk hikayeleri değil, aynı zamanda insanların ölüm, yalnızlık, hastalık ve felaket karşısındaki ortak korkularının bir yansımasıydı. İlginç olan ise teknoloji çağında yaşamamıza rağmen bu batıl inançların hala tamamen yok olmamış olması çünkü insan zihni bazen bilimle açıklayamadığı boşlukları sembollerle doldurmaya devam ediyor. Dünyanın farklı kültürlerinde ortaya çıkan bu ürkütücü inanışlar, aslında insanlığın ortak bilinçaltına açılan karanlık bir kapı gibi görünüyor.
1. Aynanın Kırılması — 7 Yıl Uğursuzluk
Kırılan aynanın insanın ruhunu parçaladığına dair inanış, Antik Roma dönemine kadar uzanır. Romalılar insan ruhunun aynada yansıdığına ve bedenin her yedi yılda bir yenilendiğine inanıyordu. Bu yüzden aynayı kırmanın ruhu bozduğu ve kişinin yedi yıl boyunca kötü şans yaşayacağı düşünülüyordu. Daha sonra Avrupa folkloruna yayılan bu inanış, özellikle Viktorya döneminde korkutucu bir halk efsanesine dönüştü.
Bugün bile birçok insan kırık aynayı evde tutmaktan kaçınır. Bazı kültürlerde aynanın kırılması ölüm haberiyle ilişkilendirilir. Özellikle eski Avrupa evlerinde biri öldüğünde aynaların örtülmesi geleneği hala sürmektedir. Çünkü ruhun aynaya hapsolabileceği düşünülür. Modern çağda bile bu inanışın tamamen kaybolmaması, insanların yansıma kavramına yüklediği mistik anlamı gösteriyor.
2. 13 Sayısı ve Cuma 13
Batı dünyasının en yaygın korkularından biri 13 sayısıdır. Bunun kökeni hakkında farklı teoriler vardır. En bilinen anlatıya göre Hz. İsa’nın son akşam yemeğinde 13 kişi vardı ve ihanet eden Yahuda masadaki 13. kişiydi. İskandinav mitolojisinde de Loki’nin davetsiz 13. misafir olarak gelmesi felaketle sonuçlanır.
Bu korku günümüzde bile sürüyor. Dünyanın birçok otelinde 13. kat numarası kullanılmaz, 12’den sonra doğrudan 14 gelir. Bazı havayollarında 13 numaralı koltuk bile yoktur. Paraskevidekatriaphobia adı verilen bu korku, modern psikolojide bile ayrı bir fobi olarak tanımlanmıştır.
3. Nazar ve Kem Göz
Nazar inancı Orta Doğu, Anadolu, Yunanistan ve Güney Asya’da binlerce yıldır varlığını sürdürüyor. Temel inanışa göre bazı insanların bakışları kıskançlık veya kötü enerji taşıyabilir ve bu enerji insanlara, çocuklara hatta hayvanlara zarar verebilir. Özellikle yeni doğan bebeklerin ya da başarılı insanların nazara açık olduğu düşünülür.
Bu inanışın kökeni Mezopotamya’ya kadar gider. Antik tabletlerde bile kötü göz anlatımları bulunmuştur. Günümüzde ülkemizde mavi nazar boncuğu hala evlerde, arabalarda ve bebek kıyafetlerinde kullanılıyor. İlginç olan şey, teknoloji çağında bile insanların bilinçaltında görünmeyen enerjilere karşı korunma ihtiyacı hissetmeye devam etmesi.
4. Kara Kedi Yol Keserse
Orta Çağ Avrupa’sında kara kediler cadılarla ilişkilendiriliyordu. Özellikle gece ortaya çıkan siyah kedilerin şeytani varlıkların şekil değiştirmiş hali olduğuna inanılıyordu. Bu yüzden kara kedinin yol kesmesi kötü haber, ölüm veya yaklaşan felaket anlamına geliyordu.
İlginç olan şey, bu inanışın bazı ülkelerde tam tersine dönmesidir. Japonya ve İskoçya’da kara kedi şans ve zenginlik sembolü kabul edilir. Yani aynı hayvan, farklı kültürlerde hem uğursuzluk hem de bereket anlamı taşıyabiliyor. Bu durum batıl inançların aslında toplumların korkularıyla şekillendiğini gösteriyor.
5. Gece Islık Çalmak
Türkiye’den Japonya’ya kadar birçok kültürde gece ıslık çalmanın kötü ruhları çağırdığına inanılır. Japon folklorunda gece ıslık çalan kişinin yılanları veya şeytanları çağıracağı söylenir. Anadolu’da ise gece ıslık çalmanın cinleri davet ettiği düşünülürdü.
Bu inanış büyük ihtimalle eski dönemlerde gecenin tehlikeli kabul edilmesinden doğdu. İnsanlar karanlığı bilinmezlik ve ölümle ilişkilendiriyordu. Bu yüzden gece çıkarılan alışılmadık sesler doğaüstü varlıkları rahatsız etmek olarak yorumlandı. Günümüzde bile birçok yaşlı insan gece ıslık çalınmasını hoş karşılamaz.
6. Kapı Eşiğinde Durmak
Rusya ve Doğu Avrupa’da kapı eşiğinde tokalaşmak veya uzun süre durmak uğursuz kabul edilir. Çünkü eşik, yaşayanlarla ruhlar dünyası arasında bir sınır olarak görülürdü. Eski Slav kültürlerinde ataların ruhlarının ev girişlerinde yaşadığına inanılırdı.
Bu yüzden insanlar kapı eşiklerinde tartışmaktan veya bir şey teslim etmekten kaçınırdı. Bugün bile Rusya’da birçok kişi eşikten el uzatmayı kötü şans sayar. Bu inanış, ev kavramının eski toplumlarda ne kadar kutsal görüldüğünü gösteriyor.
7. Baykuş Sesi ve Ölüm Haberi
Birçok kültürde baykuş gecenin ve ölümün habercisi olarak görülür. Özellikle Anadolu, Meksika ve bazı Afrika toplumlarında baykuş sesi yaklaşan ölümle ilişkilendirilmiştir. Bunun nedeni büyük ölçüde baykuşların gece ortaya çıkması ve insanlara sessiz avcı gibi görünmesidir.
Ancak Antik Yunan’da durum tam tersiydi. Baykuş, Athena’nın bilgeliğini temsil ediyordu. Yani aynı hayvan hem ölümün hem bilgeliğin sembolü olabiliyordu. İnsanların bilinmeyene yüklediği anlamlar kültürlere göre tamamen değişebiliyor.
8. Tuz Dökmek
Eskiden tuz son derece değerliydi ve hatta bazı dönemlerde para yerine kullanılıyordu. Bu yüzden tuzu dökmek büyük kayıp anlamına geliyordu. Avrupa’da dökülen tuzun şeytanı çağırdığına inanılırdı. Bu nedenle insanlar sol omuzlarının üzerinden tuz atarak kötü ruhları kör etmeye çalışırdı.
Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği tablosunda Yahuda’nın önünde devrilmiş tuzluk bulunması da bu inanışı güçlendirdi. Bugün hala birçok insan yanlışlıkla tuz döktüğünde refleks olarak omzunun üzerinden biraz tuz atar.
9. Tahtaya Vurmak
Tahtaya vurmak, bugün bile dünyanın birçok yerinde kullanılan bir alışkanlık. Kökeni eski pagan inançlarına dayanıyor. Ağaçların içinde ruhlar yaşadığına inanılırdı ve insanlar iyi şansın bozulmaması için ağaca dokunarak ruhlardan koruma isterdi.
Hristiyanlık döneminde ise bu hareket Hz. İsa’nın çarmıhıyla ilişkilendirildi. Günümüzde insanlar çoğu zaman neden yaptığını bile bilmeden tahtaya vuruyor. Bu durum batıl inançların nesilden nesile bilinçsizce aktarılabildiğini gösteriyor.
10. Ölülerin Fotoğrafını Evde Tutmak
Özellikle Viktorya döneminde ölülerle fotoğraf çektirme yaygındı. İnsanlar ölen yakınlarını son kez hatırlamak için onları canlı gibi pozlandırıyordu. Ancak zamanla bu fotoğrafların ruhları eve bağladığına dair korkular ortaya çıktı.
Bazı kültürlerde ölen kişilerin fotoğraflarının yatak odasında tutulması hala uğursuz kabul edilir. Bunun nedeni, insanların ölüm fikrini tamamen zihinden çıkaramaması ve ruhların geri dönebileceği korkusudur. Teknoloji değişse de ölüm karşısındaki insan psikolojisi çok az değişiyor.