İnsan var olur, nefes alır, yürür, konuşur, yaşar ve dışarıdan bakıldığında bütün bunlar son derece doğal, neredeyse otomatik ve zahmetsiz gibi görünür oysa insanın iç dünyasına doğru bir adım atıldığında, bu görünürdeki kolaylığın yerini tarif edilmesi zor bir ağırlık hissinin aldığı fark edilir çünkü var olmak yalnızca bedensel bir süreç değil, aynı zamanda sürekli karar vermek, anlam aramak, hissetmek, bağlanmak ve kaybetmek zorunda kalmak demektir. Aslında insanı yoran şey hayatın kendisi değildir insanı yoran, hayatın içinde verdiği kararların geri dönüşsüz olmasıdır çünkü her seçim, seçilmeyen ihtimallerin mezarıdır ve insan çoğu zaman sadece yaşadığı hayatın değil, yaşayamadığı hayatların da yükünü taşır belki de bu yüzden en doğru kararı verdiğinde bile içinde hafif bir huzursuzluk kalır çünkü başka bir ihtimalin nasıl sonuçlanacağını asla bilemeyecektir.
Var olmak ilk bakışta özgürlük gibi görünür istediğini seçebilmek, istediğin yöne gidebilmek, hayatını şekillendirebilmek kulağa güçlü ve rahatlatıcı gelir ama bu özgürlüğün içinde gizli bir ağırlık vardır çünkü seçim yapabilmek aynı zamanda sorumluluk almak demektir ve insan yaptığı her seçimin sonuçlarıyla yalnız başına yüzleşmek zorunda kaldığında özgürlüğün aslında hafif değil, oldukça ağır bir şey olduğunu fark eder. İnsan çoğu zaman neden bu kadar yoruldum diye sorar ama cevabı dışarıda arar oysa yorgunluk çoğu zaman yapılanlardan değil, taşınan görünmez yüklerden gelir çünkü insan sadece yaşadığı anı yaşamaz, geçmişin pişmanlıklarını ve geleceğin belirsizliklerini de aynı anda taşır ve bu üç zamanın kesiştiği noktada sıkışıp kaldığında, var olmak basit bir eylem olmaktan çıkar, zihinsel bir ağırlığa dönüşür.
Bir başka gerçek ise şudur ki insan, anlam arayan tek varlıktır ve bu arayış, onu diğer tüm canlılardan ayırırken aynı zamanda en büyük yükünü de oluşturur çünkü bir şeyin anlamlı olup olmadığını sorgulamak, o şeyin ağırlığını artırır sorgulamayan bir zihin daha hafiftir ama aynı zamanda daha yüzeyseldir, sorgulayan bir zihin ise derinleşir ama bu derinlik beraberinde ağırlığı getirir. İşte tam bu noktada insanın içindeki o görünmez çelişki ortaya çıkar bir yandan hafif olmak, hiçbir şey düşünmeden sadece yaşamak ister, diğer yandan ise yaşadığı şeylerin anlamlı olmasını arzular ve bu iki istek birbirine zıt olduğu için insan ne tam anlamıyla hafifleyebilir ne de taşıdığı yüklerden tamamen kurtulabilir, bu yüzden de varoluş, sürekli dengelenmeye çalışılan ama asla tamamen dengelenemeyen bir durum haline gelir.
Belki de asıl mesele, hayatın zor ya da ağır olması değildir asıl mesele, insanın hem özgür olmak isteyip hem de bu özgürlüğün getirdiği belirsizliğe katlanamamasıdır çünkü özgürlük, beraberinde kesinlik getirmez, aksine belirsizliği büyütür ve insan, ne kadar çok seçeneğe sahip olursa o kadar çok şüphe duymaya başlar, bu da zihinsel bir ağırlık yaratır. Sonunda insan şunu fark eder. Var olmak gerçekten zor değildir, zor olan şey bu varoluşu anlamlandırmaya çalışmaktır çünkü anlam aradıkça sorular artar, sorular arttıkça belirsizlik büyür ve belirsizlik büyüdükçe insanın içindeki ağırlık derinleşir belki de bu yüzden bazı insanlar daha hafif görünür çünkü daha az sorgular, bazıları ise daha yorgun görünür çünkü zihninde sürekli cevaplanmamış sorular taşır.
Ve belki de en dürüst cevap şudur. İnsan var olduğu için değil, hissettiği, düşündüğü ve anlam aradığı için ağırlaşır çünkü var olmak kolaydır ama farkında olmak işte asıl yük tam olarak orada başlar.