Türk mitolojisi, yüzeyden bakıldığında birkaç tanrı ve birkaç efsaneden ibaretmiş gibi görünse de, aslında gökyüzünden yeraltına, rüzgardan insan ruhuna kadar uzanan çok katmanlı bir varoluş haritasıdır ve bu haritanın içinde yer alan tanrılar, yalnızca birer isim değil, evrenin farklı yönlerini temsil eden canlı bir sistemin parçalarıdır bu yüzden bu tanrıları tek tek saymak, aslında evrenin nasıl algılandığını anlamak anlamına gelir. En tepede, her şeyin başlangıcı ve düzenin görünmeyen sahibi olarak kabul edilen Tengri, yani Gök Tanrı yer alır ve o yalnızca göğü değil, zamanın akışını, kaderin yönünü ve varoluşun dengesini belirleyen bir üst bilinç olarak düşünülür, onun altında ise göğün katmanlarında var olan ve evrenin işleyişine farklı yönlerden etki eden diğer tanrılar ve ruhsal varlıklar bulunur.
Bu katmanların en önemli figürlerinden biri Kayra Han’dır çoğu anlatımda Tengri’nin yaratıcı yönünü temsil eden bir varlık olarak görülür ve evrenin şekillenmesinde aktif rol oynayan ilahi bir akıl gibi düşünülür, onunla birlikte anılan Ülgen ise iyiliğin, ışığın ve düzenin temsilcisi olarak gökyüzünün üst katmanlarında yer alır ve insanlara yol gösteren, koruyan ve dengeyi sağlayan bir güç olarak kabul edilir. Gökyüzünün bu aydınlık düzeninin karşısında ise yeraltının derinliklerinde hüküm süren Erlik Han bulunur ölümün, karanlığın ve yeraltı dünyasının yöneticisi olan Erlik Han çoğu zaman korkulan bir figür olarak anlatılsa da aslında varoluşun dengesini sağlayan kaçınılmaz bir güçtür ve onun dünyasında yaşayan varlıklar, yani yeraltı ruhları, insanın korkularını ve bastırılmış yönlerini temsil eder.
Türk mitolojisinde doğrudan insan hayatına dokunan en önemli varlıklardan biri de Umay Ana’dır doğurganlığın, anneliğin ve koruyucu ruhların temsilcisi olan Umay, özellikle çocukları ve aileyi koruyan bir güç olarak görülür ve eski Türklerde bir çocuğun sağlıklı büyümesi onun himayesiyle ilişkilendirilirdi, bu yönüyle Umay yalnızca bir tanrıça değil, yaşamın devamlılığının sembolüdür. Bununla birlikte evren yalnızca büyük tanrılardan ibaret değildir doğanın her parçası kendi ruhuna sahiptir ve bu ruhlar da mitolojinin önemli bir parçasını oluşturur, örneğin Yer-Su ruhları doğayı koruyan ve dengeyi sağlayan varlıklar olarak kabul edilirken, Ay Ata ve Gün Ana gök cisimlerinin ruhsal temsilcileri olarak zamanın ve döngülerin sembolü haline gelmiştir.
Ayrıca Türk mitolojisinde daha az bilinen ama oldukça önemli olan başka figürler de vardır örneğin Mergen, bilgelik ve akıl tanrısı olarak bilinir ve ok ve yay ile temsil edilir, çünkü doğruyu bulmak ve hedefe ulaşmak onun özüdür Kızagan (Kızaghan) savaşın ve gücün temsilcisi olarak öne çıkar. Ak Ana ise yaratılışın ilham kaynağı olarak kabul edilir ve bazı anlatılarda Kayra Han’a yaratma fikrini veren ilk varlık olarak geçer. Bunların yanı sıra gökyüzü katmanlarında ve yeraltı dünyasında sayısız ruh ve yardımcı varlık bulunur. Al Karısı gibi korkulan figürler, doğum ve lohusalık dönemleriyle ilişkilendirilirken, İye adı verilen koruyucu ruhlar evlerin, dağların, suların ve hatta ateşin bile bir sahibi olduğunu gösterir, bu da Türk mitolojisinin aslında doğayla tamamen iç içe geçmiş bir bilinç sistemi olduğunu ortaya koyar.
Tüm bu tanrılar ve varlıklar birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan şey, basit bir inanç sistemi değil, insanın evrenle kurduğu derin bir bağın yansımasıdır çünkü eski Türkler için gökyüzü yalnızca yukarıda duran bir boşluk değil, canlı bir varlıktır, yeraltı yalnızca karanlık bir boşluk değil başka bir gerçekliğin kapısıdır ve insan bu iki dünya arasında yaşayan bir yolcudur. Bugün bu isimlerin çoğu unutulmuş, bazıları yalnızca efsanelerde kalmış ve bazıları da yanlış ya da eksik şekilde aktarılmış olsa da, aslında bu tanrıların temsil ettiği kavramlar hala insanın içinde yaşamaya devam etmektedir çünkü insan hala koruyucu bir güç arar, hala bilinmeyenden korkar, hala doğayla bağ kurmaya ihtiyaç duyar ve hala gökyüzüne bakıp anlam arar, bu da gösterir ki Türk mitolojisindeki tanrılar kaybolmamış, sadece modern dünyanın gürültüsü içinde sessizleşmiştir.
Belki de en derin gerçek şudur ki, bu tanrılar bir zamanlar gökyüzünde ya da yeraltında değil, insanın hem dış dünyasında hem de iç dünyasında var oluyordu ve onları yeniden anlamak, aslında yalnızca bir mitolojiyi öğrenmek değil, insanın kendi varoluşuna dair unuttuğu bir dili yeniden hatırlamasıdır.