Türkiye’de Tersine Çalışan Fiyat–Kalite İlişkisi [ 05 Ocak 2026 ]


Türkiye’de Tersine Çalışan Fiyat–Kalite İlişkisi

Türkiye’de son yıllarda en pahalıyı ödeyip en kötü hizmeti ve ürünü alma hissi, artık bireysel bir şikayet olmaktan çıkıp neredeyse ortak bir toplumsal deneyime dönüştü, marketten alınan en temel gıda ürününden özel hastanelere, kafelerden abonelik sistemlerine kadar uzanan bu tablo, fiyatın kaliteyi temsil etmediği tuhaf bir düzene işaret ediyor ve insanlara bu parayı neden verdim sorusunu alışverişten çok kısa bir süre sonra sorduruyor.

Bu durumun temelinde yalnızca ekonomik kriz ya da enflasyon yok; denetimsizlik, standartların belirsizleşmesi ve nasıl olsa satılıyor anlayışı, hizmet sunan tarafın kaliteyi geri plana itmesine yol açıyor, tüketici ise yüksek fiyatın doğal olarak yüksek hizmet anlamına geleceğine inanarak hayal kırıklığına uğruyor. Özellikle restoran, kafe ve özel sağlık gibi alanlarda fiyatlar Avrupa seviyesine yaklaşırken, sunulan hizmetin özen, süreklilik ve müşteri memnuniyeti açısından geride kalması bu çelişkiyi daha görünür hale getiriyor.

Bir diğer mesele, rekabetin gerçek anlamda işlemediği alanlarda tüketicinin seçeneklerinin sınırlı olması, alternatif azaldıkça kalite düşüyor ama fiyatlar düşmüyor, tam tersine marka algısı üzerinden şişiriliyor. İnsanlar çoğu zaman ürünü değil, ona eşlik eden tabelayı, konumu ya da elit hissini satın alıyor, fakat karşılığında aldıkları şey sıradan, özensiz ve hatta zaman zaman sorunlu bir deneyim oluyor.

Bu tablo zamanla tüketicide sessiz bir öfke yaratıyor, insanlar şikayet etmeye yoruluyor, hakkını aramaktan vazgeçiyor ve nasıl olsa düzelmez düşüncesiyle kötü hizmeti normalleştirmeye başlıyor. Oysa bu normalleşme, kalitesizliğin kalıcılaşmasına ve iyi hizmet verenlerin de ayakta kalmakta zorlanmasına neden oluyor, çünkü kalite değil fiyat belirleyici hale geliyor.

Sonuçta Türkiye’de pahalı olanın iyi olduğu inancı ciddi şekilde sarsılmış durumda, yüksek bedeller ödeniyor ama karşılığında güven, özen ve memnuniyet alınamıyor. Bu durum sadece cebimizi değil, gündelik hayata olan tahammülümüzü ve adalet duygumuzu da aşındırıyor ve belki de asıl sorun, ödediğimiz paradan çok, bu çarpıklığa alışmaya başlamış olmamızda yatıyor.