Tükenmişlik Değil; Duyulmamışlık [ 20 Ocak 2026 ]


Tükenmişlik Değil; Duyulmamışlık

Enerjini yükseltmek, çoğu zaman dışarıdan eklenen bir şey değil; zaten içinde var olanı, üzeri örtülmüş katmanlardan yavaşça arındırma sanatıdır ve bu sanatın ilk adımı, bedeni susturmak değil tam tersine onu nihayet ciddiye almayı öğrenmekten geçer; çünkü beden, zihnin inkar ettiği her gerçeği kaslarda bir gerginlik, nefeste bir düzensizlik, uykuda bir huzursuzluk olarak saklar ve sana durmadan fısıldar ama sen çoğu zaman bu sesi “yorgunluk”, “geçer”, “sonra bakarım” diyerek bastırırsın.

Oysa enerji yükselmesi, bedeni zorlamakla değil, bedenin verdiği en küçük sinyali bile anlamlandırmakla başlar; açlık gerçekten besin ihtiyacı mı, yoksa ruhun ilgiye mi susamış, yorgunluk uykusuzluktan mı yoksa uzun süredir ertelenmiş bir duygunun ağırlığından mı geliyor, işte bu soruları dürüstçe sormaya başladığın anda enerji akışı yavaş yavaş yön değiştirir.

Bedeni dinlemek, ona hükmetmeye çalışmaktan vazgeçtiğin an başlar; daha fazla çalışmak, daha çok dayanmak, daha az hissetmek üzerine kurulu alışkanlıklar çözüldükçe, beden seni cezalandıran bir yük olmaktan çıkar ve pusula gibi davranmaya başlar. Gün içinde sebepsiz yere daralan göğsün, omuzlarına çöken ağırlık ya da sebepsiz sinirlilik hali, aslında enerji kaybının nereden sızdığını gösteren işaretlerdir ve bu işaretleri bastırmak yerine durup “Burada neyi görmezden geliyorum?” diye sormak, bedene yapılabilecek en büyük iyiliklerden biridir. Çünkü beden, ruhun taşıyıcısıdır; ruhu anlamaya çalışmadan bedeni iyileştirmeye çalışmak, içi boş bir kabı parlatmaya benzer.

Ruhu anlamak ise, çoğu insanın sandığı gibi sürekli mutlu olmak ya da hep pozitif kalmak değildir; ruh, dürüstlüğe tepki verir, bastırılmış neşe kadar bastırılmış öfke de enerjiyi düşürür ve insan kendine itiraf edemediği her duyguyu, hayatından enerji çalan görünmez bir sızıntıya dönüştürür. Enerjin düştüğünde, hemen motive edici sözler aramak yerine, hangi duyguyu susturduğunu fark etmeye çalışmak, ruhla kurulan en gerçek temaslardan biridir; çünkü ruh, duyulmak ister, düzeltilmek değil. Kendine alan açtığında, hissettiğin şeylerin “iyi” ya da “kötü” olmasına izin verdiğinde, enerji kendiliğinden toparlanır; çünkü artık bir şeyleri taşımak zorunda kalmazsın.

Enerjiyi yükselten şey, her gün daha fazlasını yapmak değil, gereksiz olanı yavaş yavaş hayatından çekip çıkarmaktır; sana iyi gelmeyen ilişkilerde kalmak, sırf alışkanlık diye sürdürülen rutinler, içinden gelmediği halde söylenen “iyiyim” cümleleri, ruhun en çok enerji kaybettiği alanlardır. Beden bu yükleri taşırken yorulur, ruh bu yükleri taşırken sessizleşir ve ikisi arasındaki bağ zayıfladıkça insan kendini dağınık, isteksiz ve kopuk hissetmeye başlar. Oysa küçük ama bilinçli tercihler, mesela bir gün gerçekten dinlenmeye izin vermek, bir konuşmada sınır koymak, bir duyguyu ilk kez dürüstçe dile getirmek, enerjiyi dışarıdan alınan hiçbir uyarıcıdan daha kalıcı biçimde yükseltir.

Enerji yükselmesi, bir anda zirveye çıkmak değil; kendinle temas halinde kalabilmektir. Nefesine dikkat ettiğinde, bedeninin hangi anlarda rahatladığını fark ettiğinde, ruhunun hangi ortamda daraldığını anlayabildiğinde, artık enerji peşinde koşmazsın çünkü enerji seninle kalır. İşte bu noktada beden bir yük, ruh bir muamma olmaktan çıkar; ikisi de sana yol gösteren, seni yavaşlatan ama doğru yere yönlendiren sessiz rehberlere dönüşür ve insan, ancak bu denge kurulduğunda gerçekten “yüksek enerjili” hisseder, çünkü artık kendine karşı savaş halinde değildir.