The Menu, yüzeyde şok edici bir gastronomi gerilimi gibi ilerlerken, derinde modern elitizmden tüketim ahlakına, anlam arayışından sınıf ilişkilerine uzanan sert ve bilinçli felsefi kırılmalar sunar. Film, izleyiciyi yalnızca izlemeye değil, kendisini sorgulamaya zorlayan bir alegori gibi çalışır.
Film, iyi tat kavramının bilgi, statü ve para üzerinden inşa edilmiş bir üstünlük dili olduğunu gösterirken, yemeğin kendisinden çok onu konuşma biçiminin insanları ayrıcalıklı hissettirdiğini ima eder, burada sorun cehalet değil, bilginin bir kimlik kartına dönüştürülmesidir. Şefin öfkesi, sanatı üretenin değil tüketenin merkezde olduğu bir düzene yöneliktir, yemek artık bir deneyim değil, Instagram’lık bir kanıt, bir orada bulunmuşluk sertifikasıdır ve sanat bu noktada anlamını değil fiyatını konuşur.
Film, ben sadece yedim diyen izleyici/tüketici masumiyetini parçalar, çünkü talep, sistemin görünmez şiddetidir ve hiçbir şey üretmeden her şeyi tüketen pozisyon, suçtan azade değildir. Ada mekanı, dünyadaki sınıfsal izolasyonun steril bir modeli gibidir. Misafirler ayrıcalıklarını doğal kabul ederken, emek tarafı görünmezleşir ve bu görünmezlik, en sert patlamaların zeminini hazırlar.
Şefin finali, klasik bir intikamdan çok varoluşsal bir protestodur, anlamsızca tükettiğiniz şeyin bedeli de anlamsızca ödenecek mesajı, Camus’vari bir absürtlük taşır. Margot karakteri, rol yapmayan tek figür olarak sistemin dışından bakar. O, nasıl yenmesi gerektiğini bilmez ama gerçekten acıkır ve bu basit gerçeklik, tüm sofistike performansları çökertecek kadar güçlüdür.
Finaldeki basit yiyecek talebi, karmaşık anlam oyunlarının reddidir. Film, saf hazzın suçluluk üretmediğini, asıl suçun hazzı statüye çevirmek olduğunu söyler. The Menu, yüksek kültür maskesiyle gizlenen kibri, tüketimle kutsanan sanatı ve anlamını yitirmiş elit ritüelleri acımasızca soyarken, izleyiciye tek bir soru bırakır; bir şeyi gerçekten seviyor musun, yoksa seviyor gibi mi görünüyorsun?