Kadim dönemlerde kadın, sonraki yüzyılların daraltılmış anlatılarının aksine yalnızca evin, doğurganlığın ya da arka planda kalan sezgisel alanların temsilcisi değil, doğrudan gücün, iktidarın ve savaşın merkezinde yer alan bir figür olarak varlık göstermiştir; çünkü erken insan topluluklarında yaşam, hayatta kalma üzerine kurulu olduğundan, gücün cinsiyeti değil, taşıyıcının becerisi, bilgeliği ve liderlik kapasitesi belirleyici olmuştur. Bozkır kültürlerinden Mezopotamya’ya, Anadolu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada kadın, yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda stratejist, komutan ve kutsal meşruiyetin taşıyıcısı olarak kabul edilmiştir; özellikle göçebe ve yarı göçebe toplumlarda kadın, at binen, silah kullanan, ordunun lojistiğini yöneten ve gerektiğinde savaş meydanında ön safta yer alan bir aktör olarak görülmüş, bu durum onu erkekle karşı karşıya değil, onunla aynı çizgide konumlandırmıştır.
Bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri, İskit dünyasında hüküm süren ve Pers İmparatorluğu’na karşı kazandığı zaferle tarihe geçen Tomris Hatun’dur; Tomris, yalnızca bir kraliçe değil, doğrudan ordunun başında yer alan, strateji kuran, savaş kararı alan ve iktidarını soyla değil, yetkinlikle meşrulaştıran bir lider olarak kadim dünyanın kadın iktidar anlayışını simgelemiştir. Kadim çağlarda kadının iktidarı, modern anlamda bir taht ya da saray kavramına indirgenemez; iktidar, topluluğun kaderini belirleyen kararları alma gücüyle ölçülürken, kadınlar bu güce çoğu zaman kutsal bilgiyle, sezgisel öngörüyle ve savaş alanındaki fiili varlıklarıyla ulaşmışlardır, bu da onları yalnızca yöneten değil, yönü belirleyen figürler haline getirmiştir.
Amazonlar gibi efsanevi anlatılar, uzun süre mitolojik bir süs olarak değerlendirilse de, bu anlatıların ardında yatan gerçeklik, kadının savaşçı kimliğinin tarihsel hafızada ne kadar derin izler bıraktığını gösterir; çünkü toplumlar tamamen hayal ürünü figürler etrafında bu denli güçlü anlatılar inşa etmez, aksine yaşanmış gerçeklikler zamanla efsaneye dönüşür. Kadın savaşçı ordularının varlığı, yalnızca fiziksel güçle açıklanamaz; bu ordular, disiplin, sadakat ve ortak bilinç üzerine kurulmuştur ve kadın liderler, çoğu zaman korku üzerinden değil, bağlılık ve anlam üzerinden otorite kurmuşlardır, bu da onların iktidarını daha sürdürülebilir kılmıştır.
Kadim dünyada kadının gücünün bir diğer kaynağı da doğayla kurduğu ilişkiydi; yaşam döngülerini, mevsimleri ve bedensel ritimleri tanıyan kadın, bu bilgiyi savaş zamanlamasından göç kararlarına kadar birçok alanda kullanmış, böylece gücünü yalnızca kılıçtan değil, bilgiden de üretmiştir. Ancak tarih yazımı kurumsallaştıkça ve iktidar merkezileştikçe, kadının bu doğrudan güç alanı daraltılmış, savaşçı kadın figürü şeytanlaştırılmış ya da mitolojik alana hapsedilmiştir; bu da kadim dönemin çok katmanlı gerçekliğinin tek boyutlu anlatılarla örtülmesine neden olmuştur.
Bugün kadim dönemlere dikkatle bakıldığında açıkça görülür ki, kadın gücü istisna değil, süreklilikti; kadın iktidarı bir sapma değil, insanlığın erken düzenlerinde doğal bir denge unsuruydu ve savaşçı orduların başında duran kadın figürleri, tarihin kenarında değil, tam merkezinde yer alıyordu. Sonuç olarak kadim dünyada kadın, gücünü kanıtlamak zorunda olan bir figür değil, zaten gücün kendisiyle birlikte anılan bir varlıktı; iktidar onun elinde bir tahakküm aracı değil, topluluğu ayakta tutan bir denge unsuru olarak şekillenmişti ve belki de bugün unuttuğumuz şey tam olarak budur: kadın gücü sonradan kazanılmış bir hak değil, insanlık tarihinin en eski gerçeklerinden biridir.